Türklerin Müslümanlığa Geçişleri
Tarihte dinlerin doğup yayılmasında şiddetin yeri ne olmuştur? Şahsen beni gayet yakından ilgilendiren bir konu, nedenine gelince; halihazırda toplumlarda varolan dinsel,inançsal değerlerin,törenlerin,geleneksel kültürün, alşılagelmiş, yaşam stilinin başka değer ve yaptırımlarla değiştirilmesini kabul etmek; hangi topluluk, hangi millet, hangi kavim olursa olsun; acaba ne kadar kolaydır?
İşte araştırılması gereken noktalardan birisi de insanların şimdi canları pahasına savunduğu, uğruna cinayetler işleyebileceği inançlarının zamanında kendi toplumlarına nasıl girdiğidir. Bu konu bütün dinler için geçerlidir. Tabii ki önemli olan yeryüzündeki dört büyük dinin yayılma şekilleridir. Etnik köken mi önemlidir, yoksa dini mensubiyet mi? Bu soruya hemen evet ya da hayır diye cevap vermek pek kolay olmasa gerek. Kaç kişi bizlerin müslümanlıktan önce nasıl yaşadığımızı bilir? Nasıl bir inanç dünyasına sahiptik? Neler, ya da nasıl oldu da bizler müslüman olduk? Bizler analarımızdan müslüman doğduk, ya atalarımız? Türklerin islamiyeti benimsemelerinin gerçeği nasıldır acaba? Din-Milliyet tartışması olabilir mi? Olursa nasıl olur? Tercih sırası olabilir mi? Din kardeşliği mi, ırk kardeşliği mi, kriter olabilir? Hani bir deyim vardır, „Bizden olsun da çamurdan olsun“, diye. Bu deyimin üzerinde biraz düşünürsek ne anlama geldiği konusunda biraz fikir yürütsek, nasıl olur acaba? Sırası geldiğinde bunu hayatımızda kullanır ve savunabilirmiyiz?
İnsanları sadece ve sadece bizimle ortak inançları, yakınlıkları, akrabalıkları ve etnik yapıları olduğu için genel anlamda savunmak mı daha mantıklı ve adilce bir davranış biçimidir, yoksa genel olarak insanları din, dil, ırk, yaş, cinsiyet, mevki ayrımı yapmadan mi savunmak daha mantıklı ve adilce bir davranış biçimidir?
Bir örnek daha verebiliriz! Bugün her ülkenin, her toplumun hapishanelerinde binlerce suçlu değisik suçlardan dolayı hapis tutulmaktadır. Küçük yaştaki çocuklara tecavüz edenleri, kadınlara tecavüz edenleri, insanları gasp edenleri, katledenleri, insanlara herhangi nedenlerden dolayı işkence edenleri ne derece ırk ve din kardeşi olarak görebiliriz?
Yugoslavya’da olduğu gibi senelerce kapı kapıya yaşadığınız başka inaçlara ve milliyete mensup komşularınızı bir anda silahlanıp onları katletmeye kalkışabilirmisiniz? Başkaları sizleri buna kışkırttsa dahi gözünüzü kırpmadan, beyninizde bir „neden,niçin“ muhakemesi yürütmeden bunu yapabilirmisiniz? Karşı dinden insanları sadece inançlarını savundukları için öldüren sizin dininizden birine ilk anda bir sempati duyarmısınız?
Yüzyıllardan beri beraber kapı kapıya yaşadığımız gayri müslim-türk mü, yoksa hiç tanımadığım, yapısını karakterini bilmediğim benden kilometrelerce uzak dünya üzerinde yaşayan bir müslüman mı bana daha yakın? Ve bu tür örnekleri böyle sıralamak mümkün, değil mi?
Bilhassa son senelerde insanların bir özlük arayışı içersinde olduklarını müşahede ediyoruz, tabii ki ben de istisna olmak istemiyorum.
Beni hep düşündürmüştür; yeryüzünde neden çeşitli inançlar varolmuştur, çıkıs nedenleri neler olmuştur ve insanların bu inançları kabul etmeleri nasıl olmuştur? Bu konu üzerinde yazmak ve fikir yürütmek amacında değilim ama Türklerin islamiyete geçişleri beni fevkalade ilgilendiren bir konu. Çünkü bu konuyu anlamaya başladığım zamandan beri Türk-İslam –Anlayışı ve Yorumlamalarının ile diğer bazı Müslümanların, bilhassa Saudilerin İslam-Anlayışı ve yorumlamalarından farklı olduğunu gördüm. Hangisinin daha doğru ya da yanlış olabileceği konusunda fikir yürütmedim, sadece hangisinin bana daha çekici, human ve mantıklı geldiğini kendime sormuşumdur. Neden dinlerde coğrafik olarak inanç farklılıkları vardır? Bu islam dışındaki dinlerde de mevcut. Demek ki bir dine girerken daha önceki toplumsal, kültürel ve inançsal kalıntınları da beraber alabiliyorsunuz daha doğrusu kaybetmek istemediklerinizi de yeni dininize ketıyorsunuz. İşte bu noktadan hareket ederek Türklerin islamiyetle tanışmaları ve onu kabul edişleri konusunu kendi imkanlarım dahilinde araştırmak istedim. Tabii ki benim bu araştırmam sadece amatör bir çalışmadan ileri gitmedi ve herhangi bir iddiam da yok. Kişisel bir çalışmadan ileri gitmedi ama benim için enteresan bir ödev oldu. Kimileri müslümanlık adına Arap-Milliyetçiliğinin propagandasını yapıyor, kimileri ise eski Türk Uygarlık kalıntılarının, eski Türk Toplum Gelenek ve göreneklerinin islam içersinde kaybolup eridiklerini zannediyorlar. Unutulmaması gereken bir önemli konu; Anadolu Müslümanlığı, ne Kuzey Afrika ne de Arap Yarımadası Müslümanlığıyla bağdaştırılabilinir. Cumhuriyeti kuranlar 80 sene sonra Cumhuriyetin bu hale geleceğini hayal edebilirlermiydi. Bütün sorun, bilhassa 50’li yıllardan sonra başlatılan gerek Amerikan yanlısı politikalarla, gerekse dinin siyasete istismar edilmesiyle ve en önemlisi; Cumhuriyeti içlerine sindirememiş, gerici, yobaz kesimlerin, deyim yerindeyse „saman altından su yürütüp“ hedeflerine ulaşmaları politikasıydı. İslamiyetin iktidar amacına dönüştürülmesi çabaları son 30 yılda meyvelerini verdi. Ülkeyi 7. Yüzyil karanlığına götürüp idareyi ellerinden bırakmamaya çalışan şeriatçıların nasıl gizli bir inkar ve takiye politikası içinde olduklarını görmemek gafillik olur. Türkiye Cumhuriyetinin bugünkü duruma gelmesini bir tesadüfler zincirine bağlayanların, siyasi yobaz hareketin gelebileceği en son noktanın bu olacağını savunanların, bundan önceki seçimlerde din istismarcilarnın aldıklari oyları küçümseyenlerin tutumları ne olacaktır merak ediyorum.
Okul yıllarımızda okutulan Türk Tarihini şimdiki bildiklerimle kıyaslayınca gülmemek elimde değil. Bizlere ne saçmalıkları nasılda allayıp pullayıp kafalarımıza şırınga etmişler. Bilhassa büyük bir bölüm sağcılarin tarihimizi nasıl çarpıttikları ortada. Onlara göre müslümanlık, kendi değerlerini bırakıp, yani eski Türk-Ata kimliğini bırakıp Arap milliyetçiliğini savunmak oldu.
Kişisel olarak Türklerin aşkla ve coşkuyla müslümanlığı seçtiklerini zannediyordum. Böyle okuduk, böyle duyduk, böyle de biliyoruz.
Yapısal olarak sadece karşı olanı değil, taraf olmayanı da hedef alan Şeriatçılığın gerçek hedeflerini ortaya sermek, deşifre etmek laikliğin, çağdaş toplumculuğunun, höşgörü ve sağduyunun vazgeçilmez bir unsurudur.
İslam dininin yayılışı misyonerlikle değil, kılıçlarla ve hançerle olmuştur. Tabii ki niyetim kesinlikle müslümanlığı yermek, eleştirmek, iyi bir din olmadığını savunmak değildir. Bana göre islamda yaşananlarla hıristiyanlıkda yaşananlar birbirlerinden pek farklı değildi. Hıristiyanliğin engizisyonla insanları nasıl manipule ettiklerini,aşağıladıklarını,işkence ettiklerini biliyoruz. Bunlar tarihi gerçeklerdendir. Ama dinin yayılması konzepti açısından islamiyet ile Türklerin müslüman oluşlarını araştırmak istedim. Şimdi asıl konuya geçelim.
İsrailoğullarının Yahudiliği, Sasanilerin ve Kürtlerin Zerdüştlüğü, Arapların İslamiyeti, Çinlilerin ve Hinduların Budizmi gibi Türklerin de kendi tarihsel, siyasal ekonomik ve kültürel coğrafyalarında biçimlesmiş, topluluğun karakteri olmuş bir din vardir; Şamanizm. Şamanizm göçebe Türklerin toplumsal kültürlerinin,geleneklerinin, yaşantı biçimlerinin ve gereksimlerinin bütünlenmesiydi.
Göçebe bir toplum olan Türklerin, şehirleşmenin, sınıfsal farklılaşma ve komşu medeniyetler etkisiyle yeni inançlar arayışları içine girdiklerini, kendine yetersiz gelen Şamanizmin dışında diğer dinlere geçtiklerini görüyoruz. Bu özellik bilhassa Güney Türkistanda belirgindir. Bu zamanda islamiyet hariç, diğer dinler Türkler arasında belirli yerler edinmişlerdir. Yani; islamiyet hariç, hiç bir bu topraklara zorla girmemiş, işgal ve şiddetle kabul ettirilmek istenmemiştir.
X. Yüzyıla kadar Şamanizm, Türklerde egemen din olmaya devam etmiştir. Sınır bölgeleriyle başka din ve kültürlerle temasa geçen göçebelerin, yerleşik ırkdaşlarının yabancı dinleri kabul etmiş olmalarına rağmen, uzun asırlar boyunca milli dinlerine, Şamanizme bağlı kalmaları, onların yaşama şartları ve düşünüşleriyle yakından ilgilidir.
Şaman dininin kavmi Türklerdir. Şamanizm, göçebe Türk toplumunun tarihsel geleneklerince biçimlenmiştir. Şamanizm Kamları (Din adamaları) tarafından idare edilirlerdi. Mukaddes günlerde, ölüm,gömme ve bayram törenlerini, her türlü dua merasimlerini idare eden, halkın sorunlarını çözen, dertlere deva bulan bu Kam’ların Tanrı ile münasebetlerinin olduklarına inanılırdı. Savaş dışı öldürmeler hoş karşılanmazdı. İçkiyi bir ahlak ve yasak sorunu olarak değil yaşamın güzelliklerinden biri olarak görüyorlardı. Asil önemlisi; Kadın-Erkek eşitliğini, birlikte yaşamayı ve eğlenmeyi öngörüyorlar, haremlik-selamlığı tanımıyorlardı.
Eski Türkler, yıkanmak dahil olmak üzere her yerde beraber oldukları halde, cinsel suç oranı yok sayılabilecek bir toplum örneği sergiliyorlardı. Kadın-Erkek ilişkileri öncelikle insan ilişkileri olarak algılanıyorlardı. Türkler fuhuşu bilmeyen bir toplumdu.
Oğuz Türklerinde kadın erkekden kaçmaz, vücudunu gizlemeye gerek görmezdi.
Türklerin islamiyete direnişleri din temelinde değil, insanlık ve toplum değerleri temelinde dayanışmayı öngören bir dinsel kültür örneği gösteriyordu. Göçebe bir toplumun dini olarak savaşı kutsayışıyla islamiyetle benzerliği olmasına rağmen, Şamanizm, pek çok noktada islamiyetten ayrım gösteriyordu. Arapların gelenek ve görenekleriyle uzlaşmayan özelliklerin, Türklerin müslümanlaştırılmalarından sonra da içten içe sürdüğünü ve en son “Anadolu Aleviliği” şekliyle Anadolu’da çıktığını görüyoruz.
Egemen, yobaz ve ırkçı kesimler, şahsi ve kollektif çıkarları doğrultusunda Arap Şeriatçılığı ile Türk Irkçılığı temelinde bir Türk-İslam sentezinde birleşmeye çalışıyorlar. Anadolu Aleviliği ise, geleneksel eski Türk ve Orta Asya kültürünün vicdani inanç düzeyinde islamiyetin sentezi olarak karşımıza çıkıyor. Bu karşı çıkış Orta ve Güney Amerika’daki latin halklarının Hiristiyanlığa karşı çıkışlarına benzemektedir.
Topluma Şeriatı, Arap Milliyetçiliğini dayatmaya çalışan yobazların, Aleviliğe karşı karalamaları ve saldırıları gerçekte Arap şövenizminin Türklere yönelik 13 Asırlık saldırılarının nihai bir zafere eriştirilmesi için bulunmuş bir kılıfdan başka bir şey değildir.
Türklerde Kölelik ve kölecilik yoktur. Arap islamiyeti köleliği bir suç olarak görmez. Arap’ın çizdiği Tanrı portresi, kendi kültürüne uygun bir portredir. İslamiyet sonrası yapılan yağmalarda, artık insanlarda yağma nesnesi haline gelecek ve savaşlardan sonra köle ve cariyerlerle geri dönülecekti. Bu kölelik uygulaması Türkler içinde meşrulaşacaktı.
Zerdüştlük Arap işgalleri başladığında Güney Türkistan şehirlerinde gelişen dinlerden biridir. Ceyhun’un güneyindeki Türkler önemli oranda Budizm’i benimserler. Doğu Türkistan’da Budizm yayılır. Bazı Göktürk Kağanları’da Budizm’i benimserler. Bilge Kağan dahi bu eğilimi gösterir ama Vezir Tonyukuk onu bu fikrinden vazgeçirir. X. ve XI. Yüzyılda Karluk ve Oğuz Türklerinin Kağanları ve Vezirleri de bu düşünceden hareket ederk islamiyeti kabul etmişlerdir. Budizmi seçmemenin başlıca nedeni: Budizmin şiddete ve savaşa karşı bir din oluşundan kaynaklanır. Buda dini Türkün askerlik ve cengaverlik duygusunu yok edecektir. Neden budur.
Budizm ve Şamanizm’den sonra diğer bir de Maniheizmdir. 762’de Uygur Kağani Buğu Han Mani dinini resmi din olarak benimsemiştir. İşkenceyle öldürülen Mani tarafindan M.S III. Yüzyılda kurulan Maniheizm, Doğduğu İran’daki egemenler tarafından sürekli ezilip, yok edilmeye çalışılır. Mani ahlakına göre; ağızdan kötü ve pis laf çıkması yasaktır. El, kötülük yapmaktan vaz geçmelidir. Gönül şehvet duygularına kapılınamaz. Mani dinin ağız,el ve gönül diye adlandırılan bu üç yasası Alevi-Bektaşilerin “Eline,Beline,Diline” sahip olma ilkelerine çok benzemektedir.
Türkler arasında yayılan diğer bir dinde Hıristiyanlığın Nasturi Mezhepi’dir. İslamiyetin Türkistan’da yayıldığı bu zamanlarda, Öngüt, Nayman, Kereyit, Kun ve Merkit Türk ve Moğol Boyları da Nustari’liği seçerler. XIII. Yüzyilda Oğuzlar arasında Hıristiyanlık’da yaygındır.
Yahudilik 4 yüzyıldan bei Hazar Türklerinin resmi dinidir.
İslamiyet, silahlı ve egemen olmasına rağmen, Türkistan’da büyük direnişlerle red edilmiştir. İslamiyet gibi hiç bir din Türkistan’da diğerini zorla yok etmeye çalışmamıştır. İslamiyet hariç hiç bir diğer din; yağma ve talanla, sömürgeleştirmekle, köleleştirmekle topraklara girmemiştir.
İslamiyet adına ilk sömürgeciliği, köleliği başlatanlar araplar olmuşlardır. Dikkat edilirse islamiyet adına yapılan savaşlarda ganimet ve talan da önemli roller oynamışlardır. Kazanılan savaşlardan sonra, verimli topraklara el konması, malların talan ve yağma edilmesi, bu yerlere arapların konulması, yerleştirilmesi bir kaide olmuştu.
O zamanki islam yöneticileri yoğun bir müslüman göçünü bizzat kendileri organize etmişlerdir. Örnegin Mısır’daki Firavun Medeniyetliği bu şekilde araplaştırılmış eski medeniyet kalıntıları kaybedilmiştir. Gerçi ganimet ve talancılık Türk kültüründe de vardı ama bu ekonomik ihtiyaçtan kaynaklanıyordu ve dinsel bir ideolojik gerekçeye dayandırılmıyordu.
İslamiyetten önceki Türk tarihi incelendiğinde, Türklerde Din ve Mezhep çatışmalarına, savaşlarına rastlamıyoruz. İslamiyet Ön-Asya ve Mezopotamya’ya girdiğinde buradaki başka dindeki insanlar çareyi Türkistan’a kaçmada bulmuşlardır. Birde Islamiyetten sonraki tarihimize bakalım, ibret verici değil mi?
Şeriatçıların ve sağcıların idda ettikleri noktalardan biri de solcuların ulusak çıkarları savunamayacaklarıdır. Madem ki durum böyle „milli“ lik sözcüğünü aığzlarında düşürmeyen şeriatçıların „Milliyetçilik Anlayışları“ nasıldır acaba? Onların literatüründeki millilik anlamı bilimsel olarak ulusallığı değil; islam topluluğuna ait olmayı ifade eder. Bundan dolayı onların bu yaklaşımları tamamıyle gayrı milli bir tutumdur. Onlara göre Milli-Birlik, Türk-Birliği değil, İslami-Birlik’tir. Türk kimliği islamiyet içinde karşımıza Arap-Kimliği olarak çıkmaktadır. Bu „millilik“ olgusu ulusal değerler ya da çağdaş insanlık değerleriyle değil, islam topluluğuna ait olmakla belirtilir. Enteresan nokta Türklerin bunun farkında bile olmamalarıdır. Bunun farkında olanlar ise Milliyetçiligi ağızlardan düşürmeyen sağcılar değil, enternasyonalizmin savunucuları olan solculardır. Ne garip?
Türk toplumu, Şeriatçı anlamıyla islamı bir türlü kabul etmemiştir.Halifelerin zulmü, ve daha sonraları kendi egemen sınıfları aracılığıyla (Osmanliıar) dayatılan bu dışardan gelen dini, ancak ona kendi eski inançlarini katarak kabul etmiştir.
Türk halkı dinsel arayışlara girdiği zamanlarda, kendi iradesiyle, kimsenin şiddetine maruz kalmadan başka dinlere girmiştir. Ama islamiyete karşı 250 sene savaşmıştır. Şamanizm X. Yüzyılda Türk halklarının gereksinmelerini artık karşılayamaz hale geldi. Bunun üzerine Türk Kağanları bir arayış içersine girdiler. İslamiyetin kendileri için önemli avantajlar getirdiğini gördüler. Halk için değil kendileri için tercih haklarını kullanacaklardı. Kilit sorun şuydu: Diğer toplumlara saldırmadan kendi iç sorunlarını mi çözmeye çalışacaklar, yoksa yaşanan sıkıntıları başka yurtlara saldırarak yağmalayarak mi çözecekler?
Bundan dolayi Türk Kaganlari din seçme olayina sogukkanlilikla bakiyorlardi. Nitekim seçecekleri bir din onlarin bu yönelimleriyle belli olacakti. Islam dünyasinda Emevi hilafetinin sonuna dogru bayagi karisikliklar yasaniyordu. Türk Boylari Seyhun nehrinin batisina Hazar Denizi yörelerine göçe basladilar ve gitgide Müslümanlarla komsu olmaya basladilar. Abbasi Hükümdari, Ibn-i Fadlan Türk Beyleinden 921’deki Sii ayaklanmasini bastirilmasinda yardim istedi. Islamin merkezindeki bu otorite boslugu ve yardim istegi Türk Beyleri için cazip gelen bir gelismeydi ve Türkleri Islam’a dogru yöneltiyordu.
Samanizm arik ihtiyaçlari karsilayamiyordu, yeni din Islamiyet, gelisen bu noktada Türkler için idolojik bir çekim odagi oluyordu. Türkler içersinde de genis çapta özel mülkü olanlara rastlaniyordu. Asiri derecede mal ve servet sahibi olanlar vardi. Gelir farkliligina kapali olan Samanizm, Türkler içindeki Aristokratlarin yeni bir din arayisini da yogunlastiriyordu.
Bu sinifsal ayrisma sürecine eslik eden diger bir faktör ise, artan nüfus ve yayilan Obalarin gereksinmeleriydi. Artik Samanizmi birakmanin ve sinifli bir Toplumun geregi olan yeni bir dini kabullenmenin zamani gelmisti. Iste bu tarihsel gelismede Türk Aristokrasisi Islamiyete dogru yaklasmaya basladi. Türk Hükümdari Salur Kazan Sünni Islam’a sicak bakiyordu.
Şeriatçılığın uluslararasi yönü Arapçılıktan, Arap ulusal değerlerini, kurallarını diğer islam topluluklarına zoraki ve cehennem tehdidiyle dayatmaktır.Şeriatçıların kendi ulusal değerlerini savunmaları kendi doğalarına ters düşmektedir. Çünkü Şeriat arap olmayan islam kavimlerine kılıç,işgal ve talanla girmistir. Türkler, Arap yayılmacılığına karşı yüzyılları aşan bir direniş gösterdiklerinden ve Türkiye Cumhuriyet’inin dünya üzerinde tek laik islam devleti olmasından ötürü şeriatçıların baş hedefi haline gelmistir. Bu yüzden Türkiye’deki şeriatçılar ve cumhuriyet düşmanları Suudi dolarlarıyla desteklenmektedirler. Şeriatçılar artık sorunları kılıçla değil demagojiyle çözmeye kalkışıyorlar. Allah adına herşeye karışmayı kendilerine görev edinen, insanlığın büyük kısmını „kafir“ diye adlandıran, kendilerine egemen olma ve kendi inançlarını zorla başkalarına dayattırma gayreti içinde olanlar ve bu yolda insan öldürmeyi hak sayanlar yine Şeriatçılardır.
Şeriat’ın kestiği parmak acımazmış!
Acaba? Acımadığını iddia eden var mı?
Toplumlara egemenlik haklarını,özgürce seçme ve değiştirme haklarını önsel olarak red edenler yine şeriatçılardır. Şeriatıçlık 7.Yüzyıl Arap hukuku çerçevesinde yönlendirilir. Allah’a ragmen Allah’çılık yapanların insan hakları, özgürlük ve demokrasi gibi sorunları yoktur, çünkü onlar sorunlara insanlık ve çağdaşlık açısından değil; kendilerini cennet’e götürecek referanslar açısından bakmaktadırlar. Yaptıklarını akıl ve mantık iradesiyle değil, sonunda alacakları vaatler için yaparlar. Siyasal islam kişiyle tanrı arasindaki ilişkilerle yetinmez, insanlarla insanlar, devletler arası ilişkiler, ekonomi, siyaset gibi her alana hem de en ağır yaptırımlarla karışır. Demokratik dayanakları yoktur. Temelleri korkutmak ve tehditdir. İste bugün bu ilkel hukuku kullanarak devlet ve toplumu yönetmek iddiasında biçimlenen Şeriatçılık, özgürlüklere, eşitlik düşüncesine, demokratik yönetim anlayışına, uluslararası barışa, kadın haklarına, hak eşitliğine, her türlü zorbalığa ve yobazlığa tümüyle karşı çıkan bir sistemdir.
Hangi birimiz 800 yıl önce Halifenin Horasan valisi ve Müslüman ordular komutanı „Kuteybe bin Müslim tarafından Baykent, Buhara ve Talkan gibi Türkistan şehirlerinde öldürülen yüzbinlerce genç Türk erkeklerin varlığından haberdarız? Tarih derslerimizde Buhara’daki, Cüzcan’daki, Semerkant’daki, Taşkent’teki Arap-İslam katliamlarına dair herhangi bir şey okuduk mu? Atalarımızı öldüren arap komutanlarının isimlerini çocuklarımıza verdik, degil mi? Türk uygarlıklarının yenilgilerine sevinirdik. Kesilen, yağmalanan, esir pazarlarında satılan bizim atalarımızdı. Resmi tarihimizde neden Türklerin nasıl müslüman olduğuna dair alıntılar,kalıntılar yok? Türklerin eski tarihinden birden bire müslümanlık sonrasına atlanıyor. Peki ama yüzyıllarca süren savaş süreçlerini nasıl açıklayacagız. Bu zamanlar yaşanmadı mı? Türklerin bir sabah kalkınca birden bire islamiyeti seçtiklerine inanıyoruz herhalde? Tük uygarlıklarının en önemli, en verimli alanı sayılabilecek Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasındaki Güney Türkistan bölgeleri türk kitaplarında dahi ‘Maveraü’n Nehir‘ diye adlandımak kimlerin aklına ve neden gelmiştir acaba? Eski Türkistanın Maveraü’n Nehr olması, amerikadaki kizilderili yurtlarının daha sonra amerika olması gibidir.
Türklerin müslümanlığa geçişleri, MS. 650’li yıllarda başlayıp, Türk Boylarının 950-1000 yıllarındaki dönüşümlerine kadar süren 300 yıllık bir dönemi kaplar. Bu süreçte Araplar hep saldırgan, Türkler ise yurtlarını savunan halklar konumundadırlar.
Hz. Muhammed’den sonraki dönemler
İslamiyetle daha çok bütünleşmis olanlardan Ali, Abbas, Evs, Usame gibileri Peygamberin cenazesi ile uğraşırken, diğerleri, Ebu Bekir, Ömer, Sad bin Ubade, Ebu Ubeyde, Abdurahman gibileri Saide Oğullarının çardağında yeni halifenin kim olacağı tartışmasını yapıyorlardı. Sakife’deki tartışmalarda, kabilelerin ve güç dengelerinin pazarlığı sonucu Ebu Bekir halife oldu.
Ebu Bekirin zamanında birçok savaşlar yapılır, ganimetler elde edilir. Ebu Bekirin m.s. 634’de ölmesinden sonra atama yoluyla Ömer halife olur. Savaş yoluyla fethedilen topraklar İslamiyet adına ganimet olarak paylaşılıyor, insanlar köle haline getiriliyordu. Müslüman-Arap egemenligi 15 yılda Arapların öz topraklarının onlarca katına ulaşır. Verimsiz çöllerin sefaleti içindeki insanlar, egemen oldukları topraklardaki birikimleri yağmalayıp kendi üzerlerine geçirirerek kısa zamanda büyük zenginliklere sahip oldular. Daha sonra kendi vatanlarından çıkıp bu verimli topraklara göçlere ve yerleşmeye başladılar. Tüm kutsal gerekçelere rağmen Arapların özgülünde temel neden, insanları islam sayesinde motive edip maddi çıkar sağlama güdüsü olmuştur. Örnegin, Arapların Sasaniler karsışında giriştikleri savaşlarda, sadece Kadisiye zaferinden sonraki ganimetleri 900 Milyon Franklık bir servettir. Her mücahide 12'000 Frank ganimet payı düsmüstür. Bu rakam o dönemdeki en zengin Mekkeli bir tüccarin bir yılık geliri demekti.
Araplar göreTürkler nasıldı?
Arap-İslamiyeti diğer halklarda olduğu gibi Türklere de kendi ulusal kimliğini redetmesini zorunlu kılar. Türklerle savaş Arap-İslamiyeti açısından çekinilmesi gereken, kıyamet alameti bir durum olarak görülür.
Önlerine çıkan tüm iktidarları silip süpürerek kısa zamanda Ceyhun nehrine dayanan Araplar daha öteye gitmeye korktular. Çünkü Araplar Türklerden ürküyorlardı. Kimi zaman Arap orduları Ceyhun’u geçip yağmalama yaptılarsa da Halife Ömer zamanında, genel anlamda Ceyhun nehri sınırı oluşturuyordu.
Halife Osman zamanında Ceyhun’u geçip Fergana’ya ilerleyen 2700 kişilik Müslüman kuvveti, Türkler tarafından komutanları Muhammet bin Cerir de dahil olmak üzere imha edilmişlerdir. Horasan’da müslüman işgaline karsı genel ayaklanmalar başlar. Ayaklanma önce Ali ve daha sonra Muaviye tarafından bastırılmaya çalışılır, ancak değisik din ve milliyetlerden olusan Horasan Halkı işgalcilere karşı büyük direnişler sergilerler. Muaviye zamanında korkunç zulüm uygulanarak Horasan yeniden işgal edilir. Tapınaklar yıkılır, Arabistan’dan getirilen 50 bin Arap aile Horasan’ın belli şehirlerine yerleştirilir ve işgal kurumlaştırılmaya başlanır. O sıralarsa aşağı Türkistan bilhassa „ipek yolu“ ile fevkalade zengin bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk illerinin bu zenginlikleri bazı Arap komutanlarını nehrin karşı tarafına geçmeyi heveslendiriyordu. Bu süreçte Türklerin bölünmüş ve kendileri arasinda mücadele ediyor olmaları Arapların işlerini kolaylaştırıyordu.
Muaviye’nin Horasan Valisi Ubeydullah bin Ziyad, 673 yılında 24 bin kişilik bir orduyla Ceyhun’u geçer ve Buhara’yı kuşatır. Buharayı Kıbaç Hatun yönetmektedir. Müslümanlar tam bir zafer elde edemezlerse de büyük bir yağma ile geri dönerler. Muaviyenin ikinci valisi halife Osman’ın oğlu Said de Semerkant’a saldırır, şehri yağmalar ve 30 bin Türk gencini esir pazarlarında satar. Said’in esir aldığı gençlerden bazıları uygun bir fırsatta Said’i öldürürler. Daha sonra da Medine halkı bu gençleri kuşatıp ölüme terk ettiler.
Muaviye’nin oğlu Yezid’in, valisi Selim bin Ziyad, Said’in başarısını yenileyemez. İşgalciler 680 yılında Türklere yenilirler. Bu yenilgiden sonra Araplar yeni bir saldırıyla Türk ve Soğdluları yenerler, ayaklanma liderini öldürürler. Bu seferden sağlanan ganimet her Arap mücahit için 2400 Dirhemdir. İşgal edilmiş topraklarda etkin bir Müslümanlastırma / Araplaştırma atılımı başlatıldı. Doğudaki yeni fetih saldırılarını organize etmek için Haccac Irak genel valisi olarak atandı. Bu sayede hem Arap/Müslüman politikası hem de Türklerin kaderi değişiyordu. Haccac ilk olarak Ubeydullan bin Ebu Bekri Sicistan’a, Muhalleb bin Ebu Sufra’yi da Horasan’a vali olarak atar.
Ubeydullah Türk hükümdarı Rutbil ile giriştiği savaşi kaybeder. Haccac 40 bin kişilik bir orduyu Abdurrahman bin Esas komutasında yine Rutbil üzerine gönderir ama yine de bir başarı sağlanamaz. Esas Rutbil ile anlaşma sağlar. Bunun üzerine Haccac Esas’i tehdit eder. Esas Rutbil ile birleşir . Basra’ya Haccac’a karşı savaşır, başarılı olamaz ve sonra Rutbil’e sığınır. Haccac Rutbil’i tehdit edip rüşvet teklif eder. 7 yıllık haraç muafiyeti üzerine Rutbil Esas’in ve yakınlarının başlarını Haccac’a gönderir. Daha sonra Haccac Mühelleb bin Ebu Süfyan komutasında bir orduyu 699’da tekrar Rutbil üzerine gönderir. Mühelleb, Hotelm, Hocente, Sogd, Keş ve Nesef’i ele geçirir. Mühelleb’den sonra Horasan valiliği oğlu Yezid’e geçti. Kendisi bir sürü yağma, talan ve komplolar yaptı.
704 yılındaki vahşet tarihte dikkat çekicidir. Herzem’in işgalinde büyük ganimetler ve esirler ele geçirdi. Araplar her yerde, bilhassa Türklerin olduğu yerlerde mukavemetler ile karsılaşıyorlardı.
704’de Abdülmelik ölür yerine oğlu Velid geçer. Horasan valiligine ise Kuteybe bin Müslim atanır. Kuteybe ile o zamana kadar başarısız olan Arap akınları onunla birlikte başarıya ulaşırlar. Kuteybe ile Türk yöreleri talancılıktan sömürgeleştirilmeye başlanılmıstır. Kuteybe, 705’den sonra Türk topraklarında belirgenleşen katliam ve direnişlerin mimarı olur. Daha sonra 716 yılında Halifeye isyana kalkışması nedeniyle kendi adamları tarafindan öldürüldü. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır. Uzun süren direnişten sonra barış ile sehre girilir ancak yağmalanma önlenemez. Karışıklıklar nedeniyle daha sonra şehre geri dönen Kuteybe Türklere çok insafsız davrandı, şehrin surları yıkıldı, eli silah tutabilen herkes öldürüldü. Önceden Merv’e getirilmiş olan Arap aileler daha sonra Baykent’e getirildi. İnsanlar esir pazarlarında satıldı. Kuteybe dikkatini Buhara’ya çevirmişti, 707 yılında Ceyhun nehrini geçerek Numişkent ve Ramitan’a saldırır. 4 aylık bir kuşatmadan sonra Buhara da ele geçirilir. Tam anlamıyla bir katliam olur ve 50 bin kişi köle olarak götürülür. Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar olarak seçilir ve daha sonra müslüman olur. Türklerin islama girişleri kolay olmuyordu. Müslümanmiş gibi gözüken Buhara Halkı gizli gizli kendi dininden vazgeçmiyordu. ( Bu durum, „Anadolu-Alevi Türk Müslümanlığı şeklinde bu günlere kadar gelmiştir)
Buharalıları kontrol altına almak amacıyla, evlerinin yarısını Araplarla paylaşma zorunluluğu getirilmişti. İslami kurallarla yaşamayan Türkler ağır cezalara uğratılırlardı. Bu olaylar tarihte Horasan’dan Anadoluya dogan göçleri doğurmustur. (Horasandaki Türk kavimlerinin göçlerini doğuran neden)
Kuteybe Buharayı kesin olarak feth ettikten sonra Buhara şehriyle Halifeye senede 200 bin, Horasan valisine 10 bin dirhem vergi ödemek, Arap askerlerinin hayvanlarına yem ve Müslüman Arapların odun ve yakacaklarını temin etmek, şehrin dışındaki arazileri vermek şartlarıyla bir antlaşma yaptı. Ama işgal yine de pek başarılı olamadı. Zerdüşt dinine bağlı Kuşan kavminin sonları da gayet trajik olmuştur.
Buhara’da olanlar diğer Türk şehirlerini korkutmuştu. Soğd Melik’i Tarhan da yurdunu kurtarmak için Kuteybe ile anlaşma yoluna gidiyordu. Kuteybe daha sonra Talkan şehrine gelir, şehrin Melik’i-Şehrek, Şehri bırakıp gider. Kuteybe ve ahalisi şehri kılıçtan geçirirler. Şehre uzanan 24 km’lik yolun her iki yakası asılan türklerin cesetleriyle dolmuştu. Vahşetler devam ediyordu. Kuteybe önce Suman’a daha sonra Keş ve Nesef’e girdi. Frayab şehrinin teslim olmasını istedi, red cevabı gelince, şehrin yakılmasını emretti. Arap kaynaklarında Faryab’a „yakılmıs şehir“ anlamına gelen „Muhteraka“ denmiştir. Kuteybe geçtiği yerlerde tanımsız bir dehşet havası estirip, yakarak, keserek, asarak, ırza geçerek ilerler. Tarhan’in çekildiği Bazgis (Bağlan) kalesine ulaşır. Kaleyi 2 ay kuşatır, bir hile ile onları teslim alır. Tarhan’in gözleri önünde 2 oğlunu boğazlatır, 700 Türk askerinin kafalarını kestirip derilerini yüzdürür, Tarhan’ı Kuteybe bizzat kendisi öldürür. Kesik başlar toplanıp Haccac’a yollanır. Bu olay zaferker Haccac’ın iştahını kabartır. Semerkant’ın da işgalini emreder. Kuteybe stratejik önem açısından Harzem’in işgaline karar verir. Bu sırada Harzem’de, Çaygan ile Havarızat kardeşler arasında taht kavgası vardır. Kuteybe iktidarsız Çaygan’ı kazanır ve ülkeyi kolayca ele geçirir. Kuteybe, işbirlikçiden yana olduğunu göstermek için başta kardeşi Havarızat olmak üzere bir çok kişiyi öldürtür. Buna karşılık, bin baş esir ve nice bin kumaş alır. Ardından Camhud melikini de yenerek, dört bin baş esir alınır, ancak Kuteybe’nin emri üzerine hepsi öldürülür. Harzemlilerin yazili bilenleri, geleneklerini koruyanlari, bütün bilginleri yok etti. Eski kalintilar,yapitlar yok edildi, böylece islam Harzemlilerin hayatlarina girerken onlarin tarihi hakkinda bilinenleri de yok etmisti.
Sirada Semerkant vardi. Sehrin egemeni Gurek, araplara karsi diger Türklerden yardim istedi. Taskent ve Fergana’dan yardim yola çikar ama daha sonra Kuteybe’nin pususuna düsüp yenilirler. Semerkant kusatilir. Sehrin kurtulamayacagini anlayan Gurek Kuteybe’ye antlasma önerir. Sehri sahibine birakmak ve halka dokunmamak sartiyla Gurek teslim olur. Ancak Kuteybe sehre girince daha agir sartlar kostu.
Yeni antlasmada su hükümler bulunuyordu:
● Semerkant her sene 2 milyon 200 bin altin ödeyecek
● Sehirde Camii yapilacak
● Bir seferlik olmak üzre 30 bin saglikli genç esir olarak verilecek
● Eli silah tutan yerliler sehirden çikarilacaklar
●Tapinaklar ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye verilecek
Ancak Kuteybe bununla da yetinmez, putlarin hepsini yaktirir ve bu eritmeden sonra 50 bin Miskal’den fazla altin elde eder. Asagida Miskal ile bazi verileri aktariyorum.
Bu hususta çelişkili beyanlar var.
Yusuf al-Kardavi, Fıkh al-Zekat adlı kitabında diyor ki:
"20 miskal altın 85 gram
200 dirhem gümüş 595 gramdır."
Menhel al-Azb al-Mevrüd da şöyle diyor:
"20 miskal altın 93 gram
200 dirhem gümüş 624 gramdır."
Teshil al-Meram da şöyle diyor:
"20 miskal altın 100 gram
200 dirhem gümüş 700 gramdır."
Çünkü bir miskal-i şer'i yüz tane arpa ağırlığındadı, yüz tane arpa da beş gramdır. Böylece 5*20=100 gram olur.
Şafii, Hanbeli ve Malıki mezheplerine göre ise:
"20 miskal altın 72 gram
200 dirhem gümüş 504 gramdır.”
Türklere güvenmeyen Kuteybe şehri kardeşi Abdurrahman bin Müslim’e bırakarak Merv’e döner. Bu arada Haccac ölmüştür, Halife Velid Kuteybe’ye durumunda bir değişiklik olmayacağını bildirmiştir. İşgal için Kaşgar önlerine geldiğinde Halife Velid’in öldüğü haberini aldı. Kuteybe yeni Halife Süleyman bin Abdülmelik ile kinlidir, ona karşı ayaklanır. 716 yılında komutanları tarafından yakınlarıyla birlikte öldürülür. Ama yerine geçenler Türkler açısından onu aratmadılar. Bu savaşlarda milyonlarca Türk’ün kanı akmıştı, o ganimetlerde milyonlarca insanın emeği vardı,
Yüzbinlerce insanı öldüren, kitle katliamları yapan, yağmalayan, ırza geçen, insanları köle yapan birine ne sıfat verilebilinir? Ama bu kişi bunları islam adına yapmış denir, ve bu tarihi olaylar dikkate alınmaz. İyi ya da kötü olmuştur ama bunlar tarihsel vahşettirler. Bunu bilmek lazımdır, kendimizi kin gütmek gibi aptalca bir duygu ya da düşünmeye kaptırmak ne niyetimizdir, ne de bu davranış doğrudur. Bizler tarihte neler olmuş, nasıl olmuş bunları bilelim diyoruz. Şimdi bunun hesabını, ya da muhasebesini mi yapacağız? Ama inkar etmek niye? Gerçi bunun gibi nice konular var ya!
Müslümanlığa girmemek kafirlikte israr ve Allaha’a isyan olduğundan; adına Müslümanlığın yayılması denen bu politika Halife Süleyman zamanında da sürdürülmüştü. Halife Süleyman, Yezid bin Mühelleb’i Horasan’a vali olarak atar. Bu Yezid, önceden de Horasan valisi olup, askerleri Harzem’de üşümesin diye soyup donarak öldürten ve Haccac’in kayğnbiraderi olan Yezid’dir. Yezid önce Dağıstan’a gelir. Dağıstan lideri, Sol-Türk (Sal-Türk) ile uzun çarpışmalar sonucu anlaşma yapılır. Sol’un teslim olmasından sonra, şehre giren Yezid şehri yağmaladı ve 14 bin kişiyi katletti. Ardından Cürcan’a yöneldi. Şehir 300 bin dirhem haraç karşılığı teslim oldu. Ancak şehre giren Müslümanlar şehri yağmaladılar. Yezid buradan Taberistan’a doğru yola çıktı. Durumu öğrenen Taberistan Meliki, İsfehbed tedbir almaya başladı. Bu arada Deylem Melik’inden de 10 bin kişilik yardım geldi. Daha sonra Cürcan halkının da yardımıyla İsfehbed Esed bin Abdullah komutasındaki arapları yendiler. Daha sonrası Yezid araya Hayyan Nebiti’yi koyup İsfehbed ile bir barış antlaşması imzaladı. Buna göre; İsfehbed Yezid’e 100 bin Dirhem, 400 yük zaferan ve 400 oğlan verdi. Yezid artik Cürcan’a yönelmişti. Cürcan Beyi bu durumu bildiğinden şehri terk edip kaleye çekildi. 7 aylık kuşatma sonucu bir tesadüf ile gizli bir geçitin keşfiyle kaleye girildi ve türkler teslim alındı. Kadınlar ve çocuklar esir alınıp erkelerin başları kesildi. Daha sonra Cürcan’a gelip şehri aldılar. Gençler esir alındıktan sonra eli silah tutabilen herkes öldürüldü. 4 Fersahlık bir yolun sağına soluna darağaçları diktirerek Türkleri astırdı. Şehir yağmalandıktan sonra seçilen 12 bin kiıiyi de yanına alarak Enderhiz vadisine geldi. Burada Yezid askerlerine dönerek; “ Bunlardan intikamını almak isteyenler alsın” emrini verdi. Daha sonra oradaki akar suyun yatağını ölmüş insan yığının üzerine çevirtti. Kanlı akar su ilerde bir değirmene gidiyordu. Bu değirmenin ögüttügü kanlı un’dan yaptırdığı ekmeği yedi. Kaynaklara göre Yezid’in sadece Cürcan’da katlettirdiği insan sayısı 40 bin civarindadır.
Şimdiki dillerimizde meşhur olan *Yezid Soyu* ve *Yezid’e lanet olsun* deyimlerini çok iyi anlıyorum.
Katliam faslı bittikten sonra sıra talan malın ve esirlerin sayımı gelirdi. Beşte biri halifenin payına ayrıldıktan sonra kalanlar müslüman askerler tarafından paylaşılırdı.
721 yılında Mesleme ve Abbas adlarındaki iki komutan büyük bir hilafet ordusu ile Yezid’e karşı savaştılar. Çok sayıda müslümanın öldüğü bu savaş Yezid bin Mehleb’in sonu olur. Gelenek üzre kellesi kesilip Halifeye yollanır.
Kuteybe bin Müslim ölümünden sonra Emeviler bir duraklama dönemine girer.
Yezid’in yerine getirilen Horasan valisi Cerrah bin Abdullah döneminde de bu akınlar ve savaşlar devam eder. Horasan halklarının isyanları bir türlü son bulmuyordu.
722 yılındaki bir isyan üzerine Semerkant Dihkamı Divasniç’in kellesi kesilip halifeye yollandı.
Türkler her vesile ile ayaklanmaya ve önceki dinlerinin gereklerini sürdürmeye gayret etmişlerdir. Vali Cerrah zamanın Halifesi ll.Ömer’e Türklere yönelik bir şikayet mektubu yazdı. Halife ll.Ömerin cevabı ise sert oldu.Valiye yalan söylediğini ve Horasan halkına adaletli davramasını salık verdi.
15 yılda bütün Orta Doğuya hakim olan İslamiyet 70 yıldır Türk topraklarında tıkanıp kalmıştı.
Bu savaşlar esnasında hem Türkler hem de Araplar kendilerine ittifaklar arıyorlardi. Hem araplar hem de türkler Çin’liler ile birlik sağlamaya çalışıyorlardı. Arapların arayışı bir sonuç getirmez ama Türkler de Çinlilerle 717-731 yılları arasında toplam 17 elçilik kurulu yollarlar. Buhara egemeni Tuğşad 718-719 yıllarında Çin imparatoruna yazdıklarında şunları dile getiriyordu:
“Son zamanlarda her yıl Arap haydutların istila ve yıkımlarına maruz kalıyoruz. Ülkemizde huzur yok. Beni bu güçlüklerden kurtarmasını İmparatorun lütfundan bekliyorum.” Keza Karatekin egemeni ile Semerkant Gürek’i de aynı yola başvururlar.
Çin askeri gelmez ama Batı Göktürk boylarını egemenliğinde birlestiren Türgiş (Türkeş) Kağanı Sulu Kağan 720’de patlak veren Soğd ayaklanmasına asker yollayarak destekler. O zamanki vali Yezid bin Abdülaziz başarısız bulununca Halife tarafından yerine Said bin Haris atanır. Haris bırakılan yerden devam eder. Kıyımlardan kaçanlar Türgiş Kağanın ülkesine sığınırlar. Yeni vali kimseye bir şey yapmayacağına söz ve vaatlerle bir çok kaleyi ve şehri teslim alır, ancak hiç bir sözünü yerine getirmez ve tüm yöneticileri ve egemenleri öldürür. Türkler yoğunlaşan çabalara rağmen müslümanlığa tam olarak kazanılamamıştırlar ve katliamlar sürmektedir. 722’de Hişam halife olmuştur ve Harasi’yi görevden alıp Müslim bin Said’i vali olarak atar. 724’de Müslim Türgiş Hakanının önünden geri çekilmek dolayısıyla başarısız olunca görevden alınır, yerine Esd bin Abdullah atanır. 726 yılında yapılan savaşta Esed Türgiş Kağanına karşı yenilir. Bunun üzerine Halife Yezid, Esd’i görevden alıp, Eşres bin Abdullah’ı vali olarak atar. Yeni vali zulmü artırarak sorunu çözeceğini düşünür. Esres türk direnişlerini zayıflatmak amacıyla islamlaştırma kampanyası başlatır. Ancak Türk egemenleri yöre halklarının araplastırıldığını beyan ederek neden haraç vermek zorunda kaldıklarını dile getiriyorlardı.
Sonuç olarak Eşres, Türklerin sadece haraçtan kurtulmak için Müslüman oldukları gerçeği bilincine varır ve islam devletinin kurumlaşmasının haraca olan yaşamsal gereksinimi çerçevesinde; haraçtan muaf tutulacak Tüıklerin, sünnet olmak ve Kur’an okumak da dahil diğer gerekleri yerine getirmeleri anlamında; İslam dinine gerçekten sarılıp sarılmakdıklarına ilişkin denetim dayatmalarında bulunur. Türkler, işgalciler gibi onların ideolojilerini de red ederler.
Buna karşın Eşres haraç işini disiplin altına alır. Eşres vergi toplamak için Süleyman bin Ebu Sırrı’yı ve Hani bin Hani’yi de yardımcı tayin etti. Bunlar vergi toplarken bile hakaret ve zulüm yapıyorlardı. Umeyr bin Sa’d da Müslüman Dihkanlarin başına bela olmuştu.
Semerkantlı ve Buharalılarlar Türgiş Kağanı, Sulu’dan yardım istediler. Sulu, 728 yılında Buhara’yı zapteder.
Arap idaresinde Semerkant, Dabusiya şehirleri ve sadece bir kaç Kale kalmıştı. Vali Eşres Baykent yakınlarında Türgiş kuvvetleri tarafından sıkıştırıldı ve Semerkant’a doğru geri çekilmek zorunda bırakıldı. Araplar geri çekilirken 729 yılında Kemerce kalesine sığındılar. Kuşatmanın sonunda araplar teslim oldular ve Türkler arapları Debusiya’ya gitmek üzere serbest bıraktılar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, daha önce arapların türkleri teslim aldıklarinda yaptıkları canice katliamlardır. Türkler, Kuteybe’nin Neyzük Tarhan’a yaptiığını neden yapmadılar? Neden akııtılan kanlardan öğüttüğü undan ekmek yapıp yemediler? Türk Başbuğ’ları ne Kuteybe ne de Yezid karakteri taşıyorlardı.
730 da Türgiş hakanı ile vali Cüneyd arasında yapılan savaşlardan sonra 732’de Semerkant dan geri çekilir. 734’de vali Cüneyd ölür. Yerine Asım bin Abdullah gönderilir. 735’de Halid bin Abdullah yeni vali olarak tayin edilir.
737’de Abbasi yanlısı Haris emevilere karşı isyan eder ve Türgişlere sığınır. 738’de yeni vali olarak Cafer bin Hanzela gönderilir. Başarısız olması üzerine, aynı yıl Yusuf bin Amr Cüdey ve onun da yerine daha sonra Nasr bin Seyyar El-Kinani vali olarak atanır. Memleketine dönen Türgiş Kağanı, Kül-Cur (Bağa Tarkan) tarafindan öldürülür. Türgiş Kağani Sulu Kağanın öldürülmesinin nedeni, daha önce dagıttığı ganimetleri daha sonra dağıtmaması idi. Bu ortamda huzursuzluk doğdu, Türkler 736’da Çin’e ve 737’ de Araplara yenildiler. Kargaşalık çıktı. Sarı Türgiş ile Kara Türgiş boyları birbirlerine düştü. Bağa Tarkan ve Onok Beyi bağımlılık için Çin’e başvururlar ve Çin bu istekleri kabul eder. Böylece Çin Işık Gölü ve İdi Vadisine tekrar egemen olur. Türk Kağan, Sulu’nun öldürülmesi Müslümanlar arasında sevinç yaratır. Sulu Kağan’ın öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar. Nasr bin Seyyar valiliği sırasında Güney Türkistandaki Araplar güç birliği sağlarlar. Nasr Arap ordusuna takviye olarak, köle Türkleri ve ulusal değerlerine yabancılaşmış 20 bin paralı askerleri de katarak büyük bir ordu kurar ve tekrar Türk yurtlarına girer. 739’da Araplar Semerkanta yeniden yerleşirler. Taşkent ve Ferganaya yeniden saldırılar başlar. Kur-Çul yönetimindeki Türk ordusu Arapların Seyhun nehrini geçmelerini engeller. Kur-Çul tedbirsizlik sonrası keşfe çıktığı bir anda Arap gözcülere yakalanır ve Nasr tarafından başı kesilir, Seyhun Nehri kenarına kesik başı asılır. Bu olay Türklerin dağılmasına ve yenilgiye uğramalarına neden olur. Taşkent ve Fergana teslim alınır. Nasr, Arap egemenliğinin temel ideolojik silahı olarak İslamiyetin taraftar bulmasına önem verir. Gereken korkutma ve teşvik önlemlerini alır.
Güney Türkistan’ın Ahmet bin Kays ile başlayan (M.S. 644) işgali, yaklaşık 100 yıllık savaşlar sürecinden sonra Emevilerin son valisi Nasr bin Seyyar ile tamamlanmış gibidir. 749 daki Abbasi devrimi ile Emevi hükümdarlığına son veriliyordu. İslam egemenliğindeki topraklarda çoğunluk olmuş, bildik yollarla islamlaştırılmış veya islamlaştıralamamiış Arap olmayan kavimlerin ulusal tepki ve gelenekleriyle uzlaşan, Arap’ı onlardan üstün kılmayan yeni bir Müslümanlık doğacaktı. Artik söz ve kılıçlar islamla özdeş araplık adına değil, kavimlerüstü bir müslümanlık adına çalışacaktı. Kuruluşuyla başlayan tüm bu süreçte İslamiyet, Arap Milliyetçiliğin, dirilişi ve yayılmacılığının bayrağı olmuştu. Esasen işin bilimsel kavranışı açısından İslamın da gerçeği buydu.
Hz. Muhammed'in bazı hadislerinde şu ifadeler bulunur:
Arapları sevmek su üç nedenden dolayı zorunludur: çünkü Hz.Muhammed bir Araptır. Çünkü Kur’an arapça inmiştir. Çünkü Cennet sakinleri arapça konuşurlar. Arapları seven Peygamberi seviyor, Arapları sevmeyen ise Peygamberi sevmiyor demektir. Arapları seven iman sahibi olmak, arapları sevmemek ise iman sahibi olmamak demektir.
İnsanlığın en yüce insanları Araplardır , Arapların en yücesi ise Kureyşlilerdir, ve Kureyşlilerin de en yücesi Beni Haşim kabilesidir deniliyor. Arapları küçük görenler müşrik sayılmalıdır. Arapların var olması demek, islamiyetin var olması demektir.
Şimdi bu ifadelerin Kur’anda yer aldığını bilen kaç müslüman vardır, ya da gerçekten okuduğu bu ifadelerin bilincinde olan ne kadar arapça bilen müslüman vardır? Bunlar gerçekten Peygamberimizin ağzından çıkmış ifadeler midir, yoksa onun ölümünden sonra kendilerine nüfuz sağlamak niyetinde olan ve islamı kendi çıkarları için kullanmak isteyenlerin kurana ekledikleri ifadeler midir? Yukarıdaki ifadeleri kabul etmek mümkün müdür? Şimdiki Saudilere bakıyorum da, bunlar mı insanlık içinde en yüce insanlar, en yüce kavim olacaklar? Kendi çıkarları için gavur-dinsiz-şeytan olarak adlandırdıkları Amerikalarla her türlü ittifaka girip diğer müslüman halklara ve kendi halkına karşı tavır alan bu araplar mı yüce bir kavim? Kur’anı gerçekten okumuş, anlamış din adamlarının bu tip ifadeler karsışında kafalarında ne tür düşünceler geçmiştir acaba?Yoksa herhangi bir düşünceye kapılma hissi doğmamışmıdır?
Aslında İslam Kuralları, Musevi dininden alınmışlar bir yana bırakılırsa, tamamiyle Arap geleneklerine göre biçimlendirilmiş, diğer kavimlerin doğasına uymayan, ancak kılıç zoru ile girerek, cennet düşleri ve cehennem korkusuyla benimsettirilebilecek geleneklerdir.
İslam Bayrağının Türkler tarafından dalgalandırıldığı dönemlerde dahi onun asıl güvencesi güçlü Arap varlığında ve kültüründe düğümlenmektedir.
Şimdi Arapların bizi bir türlü hazmedememelerini anlayabiliyormusunuz? Bizleri kendilerine benzetemediler, bizleri uşak olarak kullanamıyorlar. Cumhuriyet Türkiye’sinin onlar gibi olmaması, daha demokratik ve human olmasını bir türlü kendilerine yediremiyorlar. Bunun içindir başta M.Kemal ve arkadaşları olmak üzere hem dışta ve içteki işbirlikçileri ile tüm olanaklarıyla saldırıyorlar. Şu 10 senedeki öldürülen Türk Aydın ve bilim insanlarına bir bakın. Arap ve Molla kültürü ne kadın erkek eşitliğini ne de halklarğn eşitliğini, halk iradesini kabul eder. Bu islamiyetten öncede böyledi, islamiyetten sonra da böyle kaldı. Bu yüzden ümmetçiliği savunurlar, bir kabilenin diğer kabilleri egemenliği altına almasını savunurlar. Aynı iki bin yıl öncesinde olduğu gibi. Bunlar mı dünyadaki diğer dindeki insanlara örnek olacaklar. Başta olanlara her şeyin mübah sayıldığı, sıradan vatandaşin taşlandiığı, elinin, kolunun ve başının kesildiği bir düzen mi İslamiyet olarak tanıtılacak. Arap’ın islamiyeti ona kalsın, ama benim islam yaşamıma karıştırmam onları. Düşünceleri ve uygulamarıyla çağ dışı, ama gavur icatlarıyla hiristiyan batı dünyasını dahi geride bırakan bu zümre mi islamiyeti temsil edebilir? Dikkat edilirse Kur’andakı bazı çok önemli ifadeler Araplara hizmet etme, onları ziyaret etme ve para bırakma şeklindedir. Bu ifadelerin gerçekten aslı var mıdır? Acaba halifeliğin Osmanlılarda olduğu zamanlarda Osmanlılarda Kur’ana bazı eklemeler yapamazlarmıydı? Türkler islamiyet adına at koşturdukları zamanlarda kendilerine avantaj sağlayacak eklemelerde bulunamazlarmıydı?
Hz.Muhammed’in islamiyeti açıkladiığı ilk zamanlarda ona ilk karşı çıkanlar, o zaman ki Mekke’nin zenginleri olan putperestlerdi. Daha sonra islamın yayılmasi karşısında başka seçenekleri olmadığını gördüklerinde, islamiyete girmiş ve islamiyet içinde tekrar eski nüfuzlarını devam ettirmiş, eski putperstlerdir. Emeviler zamanında Kur’anın yakılması, yeniden yazılması v.b. gibi olaylarin açıklaması nasıldır? İslam belli bir kavmin diğer kavimlerden farklı olmasını mı gerektiriyor? Yoksa islamiyet kurallarını kendilerine göre değistirmiş olanlar mı var? Neden bir ırk diğer ırklardan üstün olsun? Eğer bu noktadan yola çıkılırsa Türkler de “ Ne mutlu Türküm diyene” diyorlar. Bu ifadeye göre Türk olmak Arap olmaktan daha yüce bir olgu oluyor, ne dersiniz?
İslamiyetin yayılmasi o denli hızlı olmuştur ki, bir süre sonra işgal altındaki kavimlerin nüfusu arapları geçmiştir. Diğer yandan Peygamberin ölümünden sonra başlayıp süren dinsel-mezhepsel-siyasal kavga, hançerlemelere, zehirlemelere, kelle uçurmaya ve yığınsal katliamlara dönüşmüştür.
Arap-islamın içindeki muhaliflerin, arap olmayanların da yoğun desteğini alarak, (Muhammed, Abbas ve Ali’nin de mensup olduğu) Haşimi soyu önderliğinde oluşturulmuş “kavimlerüstü” kavimiyetçiliği, islamın esenliği adına red eden yeni bir anlayıştır. Bizzat nesnel koşullar, Arap dini olan İslamiyeti, onun teorik iradesi hilafına “kavimlerüstü” bir din kalıbına çevirmiş, onu revize ederek yeniden tanımlamiıştır. Böylece islamiyet evrensel bir din olmuştur.
Gerek Araplar gerekse Mevali (azat edilmiş köleler) içindeki bu toplumsal hoşnutsuzluklar, ideolojik planda, Peygamber ailesi etrafında düğümlenir. Dinsel ve toplumsal alandaki yakınmalar “iktidar ya da islamiyetin yönetimi meşru sahibinin elinde değildir” şeklindeydi. Eğer islamiyetin yönetimi meşru sahibine geri verilirse, bu adaletsizlikler ve güçlükler ortadan kalkacaktır deniliyordu. Emevilerin Haşimi soyuna karşı tutumları ve kıyımları islam içindeki hoşnutsuzlukarı siyasal bir soruna dönüştürüp, gerçek islam ve adalete dönüş ideolojisini doğurdu.
İslam gerçekten bir tanrı dini idiyse, yaşanan bu olumsuzluklar onun doğru yolda olmamasından, yönetimin meşru sahibinde olmamasından kaynaklanıyor olmalıydı. Ortada Peygamberin ailesinden,soyundan insanlar ve en önemlisi peygamberin vasiyeti vardı ve bu monarşik kavgada yönetimin sahibi onlardır deniliyordu. Sonra Acem,Kürt,Türk, Kıptı ve diğer kavimlerden Mevaliler için de kendilerini hakir gören bir tanrı fikri olabilirmiydi? Olamazdı elbet! O halde kavimiyetçi olan İslamin kendisi değil islamı kendi çıkarları için kullanan Emevi-Saltanatı idi.
Abbasiler Dönemi
İlk zamanlar Abbas soyunun adı pek duyulmaz. Meşruiyete dönük eylemleri, Ali soyu adına yapılır. Ali oğlu Hüseyin’den sonra, Muhtar’ın İranli Mevaliye dayalı ayaklanmasını, yie Küfe’de 740’da Hüseyin oğlu Zeyd’in ve Ali’nin kardeşi Cafer’in oğlu Abdullah’ın ayaklanmaları izler. Zeyd ayaklanması bastırlırsa da, Küfe’den İran’a atlayan Abdullah ayaklanması Ahvaz ve Kirman’da 746-750 yılları arasında sürer. Ayaklanmalar ayaklanmaları, kıyımlar kıyımları izler. Ayaklanmalar giderek Horasan’a yayılır. 746’da Muhammed bin Ali’nin oğlu İbrahim, Ebu Müslim’i Horasan’a yönetici olarak atar. Ebu Müslim Horasan’da çok itibar görür. İnsanları örgütleme kapasitesi yüksek olan biridir ve arkasına çok insanı takmıştır. Ebu Müslim bütün Emevi düşmanlarını birleştirir, ve 747’de isyan bayrağını açar ve aynı yıl Merv’e girer. Emevi ordularını yenilgiye uğratıp son Emevi Halifesi Mervan’ı ve ordusunu mağlup eder. Mervan yakalanmış ve yanındakilerle beraber idam edilmiştir. Öldürülecek Emevi kalmayınca sıra Abbasilerle Ali soyundakilerin çatışmasına ve yeni savaşlara gelmiştir.
Geçmişte yapılanları unutup Abbasi devrimine umut bağlayan Buhara halkı, herşeyin eskisi olduğunu anlayınca bu sefer Abbasilere karşı ayaklanır. Ayaklananlar şehrin fakirleridir, şehrin zenginleri Abbasilerden yana tavır alırlar. Ayaklanma bastırılır sağ kalanlar, şehrin kapısında asılırlar. Aynı durum Semerkant şehrinde de tekrarlanır.
751 yılında Çinliler ile Müslümanlar arasında bir savaş olur. Her iki tarafta da Türk askerleri mevcuttur.Göktürk kökenli Toharistan Yabgusu, Kaşmir egemenleri ve Kabul’deki Türk Şahi Soyu Çinlilerden yana, Taşkent Tudunu’nun oğlu da Abbasilerden yana tavır alırlar. Karluk Türklerinin Abbasilerden yana savaşa katılmalarıyla Çinliler yenilgiye uğrarlar. Bu yenilgi Orta Asya’da dönüm noktasını oluşturur. Çin’in Batı Türkistan’a doğru ilerlemesi durdurulur. Bu savaş aynı zamanda Türk Tarihin akışını da degiştirmiştir. Çinliler bu yenilgiden sonra Orta Asya egemenliğini Araplara bırakmışlardır. Eğer savaştan Araplar ve müslümanlar yenik çıksalardı, bugün müslüman olan bazı Türk kavimleri belkide Budist olmuş olacaklardı. Ancak bu savaştan sonra Türklerin islama yöneldiğini söylemek doğru olmaz. Samanoğlu devleti kurulana kadar bu mücadele devam eder.
Ebu Müslim, öldürülmesinden sonra, Müslümanlığı kabul etmiş gibi görünen Horasanlılar ve Türkler nezdinde resmi islama karşı bir efsaneye dönüşür. Kısa zaman önce kendilerini öldüren Ebu Müslim, Mevali halklar elinde bu kez resmi islama karşı mücadelenin bayrağı olur. Ebu Müslim’de bir Mevalidir.
İran’da Sinbad, Güney Türkistan’da Türk İshak ve El-Mukanna gibi eski Ebu Müslim kadroları ayaklanırlar ve geniş destek bulurlar. Sinbad, Ebu Müslimin kanının davası için Mazdek yanlıları, Zerdüştler ve Şiilerle birlikte Nişapur’da ayaklanır. Ama sonunda yenilirler. Ayaklanma bastırılsa dahi, eylemler devam eder. 776’da Ebu Müslimin yanında çalışmış biri isyan eder. El-Mukanna bozkır Türklerini kazanmıştır. Abbasi devriminde, Ebu Müslim’in öldürülmesiyle Arap ve Arap olmayanlar yine karşı karşıya gelmişlerdir. Abbasi döneminde de islamın işgalci tutumu devam eder. Abbasiler Türklere karşı Surlar dahi inşa etmeye başlarlar. Bunun yanısıra, Türk akınlarına karşı, „ribat“ denilen binlerce berkitilmiş yer yapılır. Karakurum Türklerine karşı yüzlerce ribatlar yapılır. Abbasi valileri, Hazar Denizinin güney batısında, Dağıstan bölgesinde Sasanilerin Şol Türklerine karşı yaptıkları gibi kaleler inşa ederler. Kısaca Türkler öz yurtlarını Araplara dar ederler.
İslam Ordularındaki Köle Türk Komutanlar
Ancak bu zamandan sonra Türkler artık islam için savaşmaya başlarlar. Türk kökenli askerler ve Komutanlar islam ordusunun belkemiğini oluşturur. Afşin, Boga el-Kebir, Boga es-Sagir, İnak, Ahmet bin Tolun, Raşit el-Türki, Aşnas, Vasıf, Hakan Urtuc, Alp Tekin, Togaç, Aybek, Besasiri gibi Türk kökenli komutanlar islam ordularının başına geçerler. Türk kökenliler içersinde en tanınmışları Afşin’dir. Usrusana Aşiretinden olan bu kişi kendi halkına ve ailesine ihanetle Araplara kaçar. Kıptilere ve Türklere karşı kıyımlar yapan bu kişi, daha sonra Bizans üzerine de sefere çıkar. 837’de Azerbaycan’da bir ayaklanmayı kanlı şekilde bastırır. Babeki yakalayıp Valiye getirir ve Babek baş eğmediği için işkenceyle vali Mu’tasım tarafından öldürtülür. Afşin’in de sonu kötü olur. Kendisi Lejyon komutanı Türk İnak tarafinda öldürülür.
Bu arada Türk komutanlar kölelikten hükümdarlığa doğru kariyer yaparlar. 868’de kurulan Tolunoğulları hükümdarlığı egemenliklerini 905 yılına kadar sürdürürler. 933’de Türk kökenli Suriye valisi Tugaç’ın oğlu İgşid bağımsızlığını ilan eder. İgşidoğulları devleti 969’da Fatimiler tarafından yıkılır. Diğer bir köle devleti ise Memlükler (Kölemenler) dir. 1205’de Aybey’in ayaklanıp Mısır’a el koymasıyla kuruldu. Irkdaşları Moğollarla birlikte Abbasilere karşı savaşmışlardır. 1380 yılında kendileri gibi köle olan Çerkez Memlükler tarafından egemenliklerine son verilir.
Samani devletinde komutan olan Alp Tekin 961 yılında darbe yapar ve Gazne’de Gazneliler devletinin temelini atar. Bu devletin egemenliıine, yine bir Türk hükümdarlığı olan Selçuklular 1040 yılında Dandanakan’da son verirler.
Hazar Denizi Yöreleri
İ.S. 637 yıllarında Araplar İran’a girdiler. Bu sırada Batı Türk İmparatorluğu da parçalanarak Kabilelere bölünmüştü. 640’lı yılların başında Müslümanlar, İran’ı, Suriye’yi, Mezopotamya’yı, Mısır’ı zaptetmişlerdi. İyaz Bin Ganem, Ahlat’ı daha sonrada Arzen şehirlerini aldı. Bu tarihte Ermenistan Rumların elindeydi. İmparator Herakliyus’un oğlu Vali Sempat, istilaya uğramamak için Halifeye vergi ödemeyi kabul etti (644). Hazarlara ilk saldırılıar Halife Osman zamanında olur. 642-652 yılları arasında Araplar, çoğu kez Hazar topraklarına akınlar düzenlediler. İlk büyük savaş 652 yılında oldu. Emevi Halifesi Abdülmelik, 699’da Erzurum ve Erzincan’ı almasına karşın Ermenistan tam anlamıyla Arapların eline geçmemişti. Bu durumda Hazarlar’da saldırılara duyarlı olmuş ve Araplara karşı Ermenistanla ittifak sağlamışlardı. 705’de halife olan Yezid, kardeşi Abdülmelik’i 708’de Hazar topraklarının işgali için görevlendirir.
710’da tekrar işgale hazırlanır. 714’de Araplar Bab el-Abvab’ a kadar ilerlerler.
Araplar Istanbul’u ele geçirmek için sefere çıkarlar. İşgal güçlerinin azatılmasından dolayı Hazar Türkleri 717’de karşı saldırıya geçerler, Arapları Azerbeycan ve Ermenistandan çıkarırlar. Bunu üzerine Halife ll.Ömer, büyük bir Orduyu Türkler üzerine yollar ve bu ordu Türkleri yenerler. 722’de Türkler yeniden karşı saldırıya geçerler, Kıpçaklardan ve diğer Türk boylarından yardım alan Hazar Türkleri Arapları mağlup ederler. Daha sonra Cerah bin Abdullah, Ermenistan valisi olarak atanır ve büyük bir orduyla Hazarlar üzerine yürür. Bunun üzerine Hazar Meliki Derbent şehrine geri çekilir. Daha sonra Türkleri Belencere’ e kadar takip eden Cerah bu savaştan galip çıktı. 723’de Türkler, 724’de Araplar saldırıya geçerler. Daha sonra Türkler Cerah’ı ve ordusunu sıkıştırdılar, yapılan savaşta Cerah öldürüldü. Bunun üzerine Said bin Amr komutasında büyük bir Müslüman ordusu intikam için Hazar topraklarına girdiler. Said daha sonra Berzend’de Hakanın oğlu Nacil’i yendi.
Daha sonra yeniden Vali olan Mesleme bin Abdülmelik, ilk iş olarak Şirvan’daki Dahderan kalesini kuşattı ve teslim olmalarına rağmen Türkleri öldürttü. Bundan sonra Mesleme Bab el Abvab’a yöneldi. Yol boyunca tüm şehir ve kaleleri ele geçirdi ve Belencer’e yola çıktı. Semender’de Hakan ile karşılaşan Mesleme yapılan savaşta, sınırsız ganimet elde etti.
733’de Mesleme’nin yerine Mervan bin Muhammed vali olarak atandı. Mervan Hazar Türkleri üzerine sefere çıkar ve bir dizi şehirleri ele geçirir. 737 yılında Mervan 150 000 kişilik bir ordu ile Kür nehri üzerinden Kasah şehri üzerinden Semender’e gelir. İkinci bir ordusu ise Daryal geçidi üzerinden Hazar’a girerler ve Türkleri gafil avlarlar. Hazar Türkleri geri çekilirler. Mervan İtil şehrine doğru hareker edip önüne gelen şehirleri almaya başladı. Hazar Hakanı İdil nehrinin kuzeyine çekilip, başkumandanı Hazar Turhan komutasındaki 40’000 kişilik bir orduyu Mervan üzerine gönderdi. Ancak Türkler bu savaştan da yenik çıktılar. Hakan bu savaş sonunda Müslüman olmayı kabul etti.
Hazar Türklerine müslümanlığı kılıç zoruyla kabul ettiren Mervan, islam topraklarında patlak veren Abbasi isyanlarını bastırmak için başkomutanlık misyonunu üstlendi. 740’li yıllardaki gelişmeler Hazarların müslümanlık kurtulmaları için bir fırsat oluşturur. Hazar yaptıkları araştırmalar sonucu Yahudiliği resmi din olarak seçerler. 762 yılına kadar Hazarlar sukunet içinde yaşarlar. Araplardan yana rahat bırakılan Hazarlar Azerbeycan’a ve daha Güneye saldırmaya başladilar. 764’ de Tiflis’i ele geçirdiler. 799’da Ermenistan’a girdiler. Ancak Halife Harun Reşid’in komutanı Yezid Hazarları geri atmayı başardı. Daha sonra Derbend geçidi dolayısıyla Azerbeycan ve Ermenistan Arapların elinde kaldı. Hazarlar ise İdil boyunda kalmak zorunda kalmışlardı.
Dikkat edilmesi gereken nokta, Hazarların 740’dan itibaren Yahudiliği din olarak seçmeleridir. (Bu konu ile ilgili Yazar Kevin Alan Brook’un kıtabını okumanızı tavsiye ederim)
8.Yüzyılın başlarında Hazarlar iki büyük gücün etkisi altındaydı. Bir yanda Hristiyanlık diğer yanda Müslümanlık. Her iki kesimin ideolojik doktrinleri, klasik kuvvet ve propaganda politikaları vardı. İkna ve fetih yollarıyla inançlarının yayılmasına çalısıyorlardı. Hazar İmparatorluğu bu iki güce boy ölçüstürecek konumdaydı. Kendi bağımsızlıklarının tek yolu, ne hristıyanlığı ne de müslümanlığı kabul etmeyerek kendi yaşamlarını sürdürmekti. Çünkü bu inançlar ya Doğu Roma İmparatorluğunun ya da Halife’nin boyunduruğu altına geçmek demekti.
Hazar Sarayının din değiştirmesi tabii ki siyasal nedenlere dayanıyordu. Ama gerçekte Hazarlar gerek Bizanstan kaçan Yahudi topluluğu ve Araplardan kaçan Yahudi toplulukları ile gerekse onların inaçlarıyla aşağı yukarı yüzyıldan beri ilişki içindeydi.
Arap saldırılarıyla başlayan Hazar Türklerinin acılı tarihi, 965’de Rus saldırılarında yenilmeleri ile devam edecekti.
Ruslardan sonra bu kezde sahneye Cengiz Han çıkacaktı. Cengiz Hanın Altınordu Devletinin başkentini Hazar topraklarında kurması, buradakı Yahudi Türklerin Batı ve Orta Avrupaya doğru göç etmelerini gerektireckti.
751 Talas savaşında Çin yenilgisi, Orta Asya’da önemli bir nokta oluşturur. Batı Türkistan’a doğru Çin’in ilerlemesi son bulur. Bu savaşın en önemli etkilerinden biri de; Türk tarihinin akışının değişmesi olmuştur. Çin ordularının savaştan yenik çıkması Orta Asya egemenliğinin Araplara birakılması olayını getirmiştir. Eğer bu savaşta Araplar yenik olarak çıksaydı, bugün Orta Asya’daki Türkler belkide Budist dinine mensup olmuş olacaklardı.
Türklerin Araplara karşı girişimleri
Tüm işgal ve saldırılarına karşı Türkler Araplara karşı muntazam direniyorlardı. O sıralar Tohoristan, Buhara, Taşkent, Fergana Araplara bağımlı olmuşlardı. Göktürk boylarını egemenliğinde birleştiren Türgiş Kağanı Sulu, 720’deki Soğd ayaklanmasında Araplara karşı Komutanı Kül-çur (Bağa Tarkan) komutasında asker yollar. 734’de Cüneyt’in ölümüyle Türk Yurtlarındaki Müslüman nüfuzu kırılır. 737 yılı Türgiş (Türkeş) hakanının ilerleme yılı olur. Sulu Kağan 736’da Çin’e, 737’de Araplara yenilince Türk Boyları ayaklanırlar. Bir Boy Beyi olan Bağa Tarkan, Sulu’yu öldürür. Sulu Kağan’in öldürülmesi kargaşayı daha da arttırır. Sarı Türgiş ile Kara Türgiş boyları birbirleriyle savaşır. Bağa Tarkan ve bir çok Onok Beyleri bu iç sorunlar nedeniyle Çin’e bağımlılık için başvururlar.
Sulu Kağan’ın ölümünden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar. Güney Türkistan’ın Arapların eline geçmesini engelleyecek en önemli neden ortadan kalkmış oluyordu. Öncelikle yerel Dihkamlar Araplarla işbirliğine giriştiler. Bu Arap’ın Türkle dinsel bağ kurmasını ve onu barışçıl yolla asimile etmesini kolaylaştırdı.
Hazar Yurtları
Kafkaslarda Arap Ordularını durdurabilecek olanlar Hazar Türkleriydi. Bu Hazar Türklerinin göçebe-savaşçı yapısından kaynaklanıyordu. 642’de başlayan Arap istila ve akınlari 800 lü yılların başında halen daha devam ediyordu. Tarihte daha sonra Yahudiliği din olarak seçen Hazar Türklerinin Arap istilalarına karşı Ermenilerle ve Rumlarla müteffik olduklarını görebiliyoruz.
640’da Kürdistan’ı fehteden İyaz Bin Ganem, Bitlis üzerinden Ahlat’ı daha sonra Arzen şehrini zaptemiş ve her aileyi yıllık 1000 Dinar ödemeye mahhkum etmişti.
644’de Ermenistan Rumların yönetimindeydi. Vali Sempat, yeni bir istilaya uğramamak için ağır bir vergi ödemeyi kabul etti ve Halife Ömer’e bağlandı. Hazar yurtlarına ilk akınlar Halife Osman zamanına rastlar. Hazarlar bu tarihlerde Arap istilalarına karşı Bizanslılarla ittifak içindedirler. Araplarda ilerleyerek Kafkas sınırlarına dayanmışlardı. 642 ile 652 yılları arasında Araplar çoğu kez Derbent’den geçerek Hazar Topraklarına girdiler ama her defasında geri çekilmek zorunda kaldılar. 699 yılında Emevi Halifesi Abdülmelik’in Erzrum ve Erzincan’ı Rumlardan almasına kadar Ermenistan, Arap ve Rum yönetimleri arasında kalıyordu. Hazarlar bu savaşlarda açıkça Ermenilerden yana tavır alıyorlardı.
708’de Halife Yezid, kardeşi Mesleme Bin Abdülmelik’i Hazar topraklarını işgal için görevlendirir ancak Mesleme kalıcı bir başarı elde edemez. 714’e kadar yoğun şekilde süren bu akınlarda Araplar Derbent’i ele geçirdiler. 717’de Türkler Azerbeycan ve Ermenistan’ı tekrar ele geçirdiler. Bunun üzerine Halife II. Ömer Hatim Bin Numan komutasında büyük bir ordu ile karşı saldırıya geçer ve Türkleri yener. Hazarlar 722’de tekrar karşı saldırıya geçerler. Yeni Halife Yezid Bin Abdülmelik, yeni bir Arap ordusunu Hazarlar üzerine gönderir. Kıpçaklar ve diğer Türk Boylarından yardım alan Hazarlar Arapları ağır bir yenilgiye uğratırlar. Daha sonra tekrar Araplar başarılar elde ederler. 724’de Hazarlar Arapları ağır bir yenilgiye uğrattılar. Daha sonraki Arap saldırısında Berzend’de Hakan’ın oğlu Nacil yenildi ve öldürüldü. Arap komutanı Mesleme, Şirvan’daki Dahderan Kalesini kuşattı, Türklerin teslim olmalarına rağmen kimseyi sağ bıraktırmadı. Daha sonra Belencer üzerine yürüdü. 737’de Halife Mervan, Hazarları yendi. Hazar Kağanı barış istedi, Mervan, Hazarların Müslüman olmalarını şart koştu ve Hakan’da bu şartı kabul etti.
Ancak Hazar Türklerine kılıç zoruyla kabul ettirilen müslümanlık uzun sürmemiştir. 740’li yıllardaki Arapların kendi içlerindeki gelişmeler Hazarların müslümanlıkdan çıkmalarına olanak sağlamıştır. Yaptıkları araştırmalar sonucu Hazarlar din olarak Yahudiliği seçerler. Kendi içlerindeki sorunlar yüzünden Araplar 962’ye kadar Hazarlara akın düzenlemediler.
Hazar Türkleri, bir yanda Hiristiyanlık diğer yanda da Müslümanlık arasında kalmıştı. Bu iki inanışda fikirlerini fetih ve ikna yollarıyla yaymaya çalışıyorlardı. Bu iki büyük kuvvet arasında üçüncü bir kuvvet olarak Hazar Türkleri geliyordu. Hazarlara göre bağımsızlığın yolu ne Hiristiyanlık ne de Müslümanlıkdan geçiyordu. Hazar Türklerinin yahudiliği seçmeleri tabii ki siyasal nedenlerden kaynaklanıyordu. Bu yüzden Hırıstiyan ve Müslümanlardan kaçan Yahudiler Hazarlara sığınıyorlardı. Hazar Türkleri 965’de Ruslara yenildiler. Hazar Türklerini ortadan kaldiracak darbeyi ise Cengiz Han vuracakti. Cengiz Han, Altinordu Devletinin baskentini Hazar topraklarinda kurmakla Hazarlarin yikimlarinin kalici olmasini sagladi. Tüm bu olanlar daha sonra Yahudi Hazar Türklerinin Macaristan, Polonya, Almanya ve diger Avrupa ülkelerine göç etmelerini gerektirecekti. Yüzyillar sonra bu Hazar Türkleri yüzbinlercesi Hitler Fasizmi altinda öldürüleceklerdi.
İslamiyet, Arap Milliyetçiliği, Arap Yayılmacılığı
Aslında islamiyet, Arap yayılmacılığı ve Arap Milliyetçiliğinin diğer bir tanımı olmuştur. İslamiyet Araplar için indirilmiş bir Din olmuştur. Nitekim Kur’an’da Hz. Muhammed şöyle der: “ Arapları sevmek şu nedenlerden dolayı zorunludur. Çünkü ben bir Arap’ım, çünkü Kur’an arapça inmiştir, çünkü Cennet sakinleri arapça konuşurlar. Arapları seven beni seviyor demektir, Araplardan nefret eden, benden neftret ediyor demektir, Arapları sevmek iman sahibi olmak demektir. İnsanlığın en mükemmel ve yüce olanı Araplardır. Arapların en yüce olanı Kureyşlilerdir. Kureyşlilerin en yücesi Beni Haşim Kabilesidir.” der.
İslamiyet, Yahudi Dininden alınmışların yanı sıra, bütünüyle Arap gelenek ve göreneklerine göre biçimlendirilmiş, diğer Kavimlerin yapı ve karakterlerine uyumsuz, ancak kılıç zoru ile, Cennet düşleri ve Cehennem korkusuyla benimsettirelilebilecek geleneklerdir.
Diğer yandan Arapların kendi içinde, Hz.Muhammed’in ölümünden sonra başlayarak süren dinsel-mezhepsel ve siyasal kavga günümüzde de halen devam etmektedir.
Tanilli, Fuat Bozkurt, Nejat Birdoğan, Turan Dursun, Sabri Gündüz’den alıntılarım olmuştur. Kendilerine minnetle Teşekkürlerimi sunuyorum.