ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAPLARI


Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

                                                                                                       Mustafa Kemal ATATÜRK


 

Anayasa'nın Atatürk'lü maddeleri

MADDE 2: T.C., (...) insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk Devletidir.

MADDE 42: Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke, inkılapları doğrultusunda, (...) yapılır.

MADDE 58: Devlet, istiklal ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müspet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda (...) gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

MADDE 81: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde and içerler: "Devletin varlığı ve bağımsızlığını, (...) laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma (...) namusum ve şerefim üzerine and içerim."

MADDE 103: Cumhurbaşkanı, görevine başlarken TBMM önünde aşağıdaki şekilde andiçer: "Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, (...) Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, (...) namusum ve şerefim üzerine and içerim."

MADDE 134: Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini, dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar...


"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir."
Mustafa Kemal ATATÜRK – 

"Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür."
– T.C. Anayasası Madde 66 – 


CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ

Günümüzde okul ve üniversitelerde okutulan Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Dersleri, hem Cumhuriyet tarihi kadar bir geçmişe sahiptir, hem de Atatürk’ün bizlere armağan ettiği kültür ve eğitim mirasıdır.

"Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi" derslerinin amacı; Türk Devriminin ruhunu ve hedeflerini kavrayarak geliştirecek yeni nesiller yetiştirmektir. Böylece, Mustafa Kemal’in söylediği gibi; “Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

Devrimin amacının kavranabilmesi için, Türk Bağımsızlık Savaşı, Atatürk Devrimleri ve Atatürkçü Düşünce Sistemi ile Türkiye Cumhuriyeti Tarihi hakkında doğru bilgiler vermek Türk gençliğini Atatürkçü Düşünce Sistemi doğrultusunda yetiştirmek gereklidir. Atatürk ilkeleri ve İnkılapları dersi, bu görevi üstlenmiştir. 

Cumhuriyet rejiminin sürekli olması, yeni kurumlar oluşturması, Atatürkçü Düşünce Sisteminin yaygınlaştırılıp geliştirilmesi ve ulusumuzun çağdaşlaşması için,  Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleri, vazgeçilmez öneme sahiptir. 

  • Kavramlar, tanımlar, ve kaynakların tanımı  
  • Türk İnkılabını Hazırlayan Gelişmeler
  • Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi
  • Osmanlı Devleti’nin Gerilemesi, Dağılışı ve Çöküşü (XIX. Yüzyıl)  
  • Osmanlı Devleti’nin Savaştığı Cepheler ve Çanakkale Savaşları
  • Tanzimat ve Islahat Fermanı, I. ve II. Meşrutiyet, Trablusgarp ve Balkan Savaşları
  • I. Dünya Savaşı
  • Mondros Ateşkes Antlaşması, Wilson İlkeleri, Paris Konferansı
  • M. Kemal’in Samsun’a Çıkışı ve Anadolu’daki Durum - Milli Mücadelenin Başlangıcı
  • Milli Kurtuluş Savası
  • Amasya Genelgesi, Ulusal Kongreler, Mebusan Meclisinin Açılışı
  • TBMM’nin Kuruluşu ve İç İsyanlar
  • Teşkilat-ı Esasi Kanunu, Düzenli Ordunun Kuruluşu
  • I. İnönü, II. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz
  • Kurtuluş Savaşı sırasındaki antlaşmalar  
  • Lozan Antlaşması
  • Yeni Türk Devleti'nin Kuruluşu

    Cumhuriyetçilik

    • Halkçılık

      • Laiklik Devrimcilik Milliyetçilik Devletçilik


      Laiklik Devrimcilik Milliyetçilik Devletçilik


    Halkçılık
    • Laiklik Devrimcilik Milliyetçilik Devletçilik


    Laiklik Devrimcilik Milliyetçilik Devletçilik


  • Türk Devriminin Amacı, Temelleri ve Gelişimi
  • Siyasi alanda yapılan devrimler
  • Siyasi partiler ve çok partili siyasi hayata geçiş
  • Hukuk alanında yapılan devrimler  
  • Eğitim alanında yapılan devrimler
  • Toplumsal yaşayışın düzenlenmesi
  • Ekonomik alanda yapılan yenilikler
  • 1923-1938 döneminde Türk dış politikası
  • Atatürk sonrası Türk dış politikası
  • Türk Devriminin İlkeleri - Cumhuriyetçilik
  • Halkçılık
  • Laiklik
  • Devrimcilik (İnkılapçılık)
  • Milliyetçilik
  • Devletçilik - Bütünleyici ilkeler

     
1 Kasım 1922 Saltanatın kaldırılması
29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanı.
3 Mart 1924 Halifeliğin kaldırılması.
3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmesi.
8 Nisan 1924 Şeriye Mahkemelerini kaldıran yeni Mahkemeler Teşkilatı Kanunu'nun kabulü.
25 Kasım 1925 Şapka Devrimi'ne ilişkin kanun TBMM'de kabul edildi.
30 Kasım 1925  Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına Dair Kanun.
26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saat Hakkındaki Kanunların kabulü.
17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanunu'nun kabulü.
1 Kasım 1928 Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun.
1 Nisan 1931 Ölçüler Kanunu.
26 Kasım 1934 Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun.
3 Aralık 1934 Bazı Kıyafetlerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.
21 Haziran 1934 Soyadı Kanunu kabul edilmesi.
5 Aralık 1934 Kadınlara milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının tanınması.
     

 

ATATÜRKÇÜLÜK ve ATATÜRK İLKELERİ

          Atatürkçülük, Türkiye'nin gerçeklerinden doğmuş bir düşünce sistemidir. Türk milletinin iradesiyle oluşmuş, tarihi bir gelişmenin ürünüdür. Atatürkçülük, her şeyden önce millete haklarını tanıma ve tanıtmadır; millet egemenliğinin ifadesidir. Atatürkçülük bir kurtuluştur, milletçe bağımsızlığa kavuşmadır.

          Atatürkçülük, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmadır, batılılaşmadır; bir diğer anlamda da modernleşmedir; hür düşünceyi temsil eder, hürriyet ve demokrasi anlayışıdır.

          Atatürkçülük, modern bir toplum hayatı yaşama demektir; laik bir düzen kurma, müsbet bilim zihniyetiyle devleti yönetmedir. Bu iki anlamıyla Atatürkçülük, Türk toplumuna uygun sosyal ve siyasal kurumları kurma ve modern toplum olma demektir.

 

              Atatürkçülük ilkelerini “Temel İlkeler” ve “Bütünleyici İlkeler” olmak üzere iki grupta değerlendirmekteyiz.


“Temel İlkeler”
:  
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılıktır.


“Bütünleyici İlkeler”
Milli Egemenlik, Milli Bağımsızlık, Milli Birlik ve Beraberlik, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”, Çağdaşlaşma, Bilimsellik ve Akılcılık, İnsan ve İnsanlık Sevgisidir.

 


Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. 

                                                                                                       Mustafa Kemal ATATÜRK


 

 I. TEMEL İLKELER

 

Cumhuriyetçilik:

ATATÜRK devrimleri arasında siyasi bir devrim niteliğindedir. Çok uluslu bir İmparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş. Böylece modern Türkiye'nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Atatürk bunun  yolunu, kısaca halkın kendi kendisini idaresi, yani demokrasi demek olan Cumhuriyet’te görmüştür.

 

Milliyetçilik:

ATATÜRK devrimleri ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Bu milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildir; yurtseverlikle sınırlıdır. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesidir. Bu milliyetçilik, tüm diğer ulusların bağımsızlık haklarına saygılıdır; sosyal içeriklidir; yalnızca emperyalizm karşıtı olmayıp, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine, gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine de karşıdır ve nihayet bu milliyetçilik Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır. 

 

Halkçılık:

Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Cumhuriyet Devrimi ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşır. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Başta İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere, Batı kanunlarının Türkiye'de uygulamaya konulmasıyla birlikte kadınların statüsünde köklü değişiklikler olmuş, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme ve seçilme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda, Türkiye'nin gerçek yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindedir. Halkçılık ilkesi sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olmak ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmemek demektir. Halkçılık, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanır. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, halkın daha fazla çalışması için gerekli psikolojik teşviki sağlar, birlik fikrinin ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olur.

 

Devletçilik:

Mustafa Kemal ATATÜRK yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.

 

Laiklik:

Laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmez ayrıca eğitim, kültür ve yasama alanlarının da dinden bağımsız olması anlamını taşır. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyor. Devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğerleri ise laikliğe ulaşılmış olması sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Laiklik ilkesi akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilkedir. Osmanlı döneminde matbaanın geciktirilmesinde olduğu gibi dinin yenilikler karşısında nasıl tutucu bir silah haline geldiğini yaşamış olan Türkiye Cumhuriyeti kurucuları açısından dinin din dışı sivil yapı üzerinde yaratabileceği baskıları önlemenin bir aracıdır. ATATÜRK'ün laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasettir dışında tutan bir ilke idi. Bu ilke aydınlanmış İslam'a değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığa karşısındaydı.

 

Devrimcilik:

ATATÜRK'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye'nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.

 

 

II. BÜTÜNLEYİCİ İLKELER

 

1-Milli Egemenlik:

Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir; milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)

 

2-Milli Bağımsızlık:

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)

Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

 

3-Milli Birlik ve Beraberlik:

Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)

Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)

Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)

 

4-Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)

Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakisinde en esaslı amil olsa gerekir. (1919)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

 

5-Çağdaşlaşma:

Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)

Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)

 

6-Bilimsellik ve Akılcılık:

a) Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)

Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. (1933)

b) Akılcılık: Bizim, alık, mantık, zekayla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925)

Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

 

7-İnsan ve İnsanlık Sevgisi:

İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931)

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)

 


Kaynak: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa www.tbmm.gov.tr/Anayasa.htm
Atatürk Araştırma Merkezi www.atam.gov.tr 
İstanbul Valiliği www.istanbul.gov.tr/?pid=399 



ATATÜRK’ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİNİN TANIMI

I. TEMEL İLKELER

  1. Cumhuriyetçilik:

    Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

    Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

    Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir... (1925)

    Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun adı Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ele millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

  2. Milliyetçilik:

    Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir. (1930)

    Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlatları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

    Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)

  3. Halkçılık:

    İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

    Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)

    Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)

  4. Devletçilik:

    Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

    Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

    Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)

  5. Laiklik:

    Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)

    Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

    Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

  6. İnkılapçılık / Devrimcilik

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

II. BÜTÜNLEYİCİ İLKELER

    1. Milli Egemenlik:

Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. (1923)
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)

     2. Milli Bağımsızlık:

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)

Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

     3. Milli Birlik ve Beraberlik:

Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz.

Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)

Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)

     4. Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)

Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerektir. (1933)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

     5. Çağdaşlaşma:

Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)

Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)

     6. Bilimsellik ve Akılcılık:

  1. Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)

    Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet bilimdir. (1933)

  2. Akılcılık: Bizim, akıl, mantık, zeka ile hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925)

Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

    7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi:

İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. insanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir, (1931)

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)

Kaynak: Atatürkçü Düşünce Derneği www.add-berlin.de/?idcat=52 


Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği cumhuriyete inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.

                                                                                                       Mustafa Kemal ATATÜRK


 

Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.

                                                                                                       Mustafa Kemal ATATÜRK

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Tarih
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştu. Uygar ve ileri bir millet olma amacını güden toplumumuz için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılması zorunlu kurumlardı. Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vermiştir; “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik,

Seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.



Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına ilişkin kanun :

Tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılmasına ve türbedarlıklarla (türbede hizmet edenler) birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun: No. 677, Tr: 13 Aralık 1925.

Madde l - Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak Şeyhinin tasarrufu altında, gerek diğer suretlerle tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler, sahiplerinin diğer şekilde temellük ve tasar ruf haklan baki kalmak (yani başka maksatlar için kullanılmak) üzere kâmilen kapatılmışlardır. Bunlardan mevzu usulü dahilinde halen cami veya mescit olarak kullanılanlar ipka edilir.
Bilûmum tarikatlarla, Şeyhlik, Dervişlik, Müritlik, Dedelik, Seyitlik, Çelebilik, Babalık, Emirlik, Naiplik, Halifelik, büyücülük, üfürükçülük, falcılık ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle, bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iksâsı (elbise giyilmesi) memnudur.Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Selâtine (Padişahlara, Sultanlara) ait, ve ya bir tarikata (dini tarikata) ve yahut cerri menfaata (Çıkarcılığa) müstenit olanlarla, bilûmum sair türbeler mesdut (kapatılmış) ve türbedarlıklar mülgadır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri veya türbeleri açanlar veya bunları yeniden ihdas edenler veya tarikat âyini icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hizmetleri ifa veya kıyafeti iksâ edenler (elbise giyenler) üç aydan eksik olmamak üzere hapse ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezasına çarptırılırlar.

Madde 2 - İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3 - Bu kanunun icrasına Vekiller Heyeti memurdur.
Düstur tertip No. 3. cilt 7. s. 113.

Kaynaklar :
www.mkutup.gov.tr
www.tsk.mil.tr
Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Tarih
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz
ŞAPKA, KILIK VE KIYAFET DEVRİMİ 
 


      Osmanlı İmparatorluğunda belli ve birleşik bir kıyafet yoktu. Memurların, din adamlarının kendilerine göre kıyafetleri bulunuyordu. Halkın ise türlü biçimde kıyafetleri vardı. Mahmut II. devrinde memurlarla askerlerde kıyafet birliğini sağlamak maksadıyla değişiklik yapıldı. Memurlar için setre ve pantalon kabul edildiği gibi yine memurlar ve askerlere kavuk yerine fes giydirildi. O zaman şeyhülislam başta olmak üzere bütün ulema fes giymenin şer'an caiz olmadığını ileri sürerek karşı koymuşlardı. Halkın her sınıfı istediğini başına giymekte özgürdü. İlmiye sınıfı sarıklı fes, tarikattan olanlar türlü biçimde külahlar, halktan bazı kimseler de fes kalpak, keçe külah kullanıyorlardı.

      1903 yılında Abdülhamit II. süvari ve topçu askerlerine kalpak giydirmek istediği vakit, ulema bu defa da kalpak giyilmesine karşı geldi. Esasında ne fesin, ne de diğer kıyafet unsurlarının din ve milliyetle hiç bir ilgisi yoktu. Ulema yenilikten korktuğu için dini çıkarlarını alet ederek karşı geliyordu.

      Cumhuriyet devrinde Atatürk, Batı medeniyetinin bir bütün olarak alınmasına taraftar olduğundan medeni kıyafetin kabulünü zaruri buluyordu. 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya giden Atatürk elinde bir panama şapka ile otomobilden indi ve halkı selamladı. Kastamonu ve İnebolu'da söylediği nutuklarda kıyafetimizin değiştirilmesi gereğinden şöyle bahsetmiştir:

      "Biz her noktai nazardan medeni olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır."

      "Mllite vazıh olarak bilmelidir ki; medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona bigane kalanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeni ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve i'la edeceğiz. Refah, saadet ve insanlık bundadır."

      Atatürk'ün Kastamonu gezisinden Ankara'ya dönüşünde kendisini karşılamağa gelen halkın çoğu şapkalıydı. Ertesi gün Atatürk'ün başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu bir kararla şapka giyilmesini bütün memurlar için zorunlu kıldı. Büyük Millet Meclisi 25 Kasım 1925'de şapkanın bütün milletçe giyilmesi meselesini görüştü ve Şapka Kanununu kabul etti. Şapkanın kabulü ile Türk ulusunu medeni uluslardan ayıran şekle ait özelliklerden en önemlisi kaldırılmış oldu.

      Din adamlarının kıyafeti: Osmanlı İmparatorluğunda medrese ulemasının özel bir kıyafeti vardı. Ulema siyah cübbe ve şalvar giyer, başına beyaz sarık sarardı. Sarıklı din adamlarının halk üzerinde oldukça kuvvetli manevi bir etkisi vardı. Zamanla dini vazifeleri olmayan bazı kimseler de sarığın bu nüfuzundan istifade etmeği düşündüler ve sarık sarmağa başladılar. Bu kimseler sarığın gölgesine sığınarak ve dini türlü maksatlarına alet ederek halkı soymağa başladılar. Atatürk bu noktaya değinerek demiştir ki:

      "..Millete hatırlatmak isterim ki, laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir. Herhalde salahiyet sahibi olmayan bu gibi kimselerin muvazzaf olan zevat ile aynı kisveyi taşımalarındaki mahzuru hükümetin nazarı dikkatine koyacağım."

      İslam halkını aydınlatmak ve doğru yola sevk etmek için birçok tarikatlar kurulmuştu. Bu tarikatların şeyhleri, dervişleri ve müritleri vardı. Bunlar tekkelerde oturur, ayin yapar, zikrederlerdi. Tekke adamları hiç bir iş yapmazlar, halktan sağladıkları gelir ile geçinirlerdi. Bunlar bazen nüfuzlarından istifade ederek halkı hükümete karşı ayaklanmaya teşvik ederlerdi. Nitekim Şeyh Sait ayaklanması, hükümetin çalışmalarını çıkarlarına zararlı bulan Şeyh Sait ve müritlerinin tarikat nüfuzlarını siyasete alet ederek çıkardıkları bir ayaklanmadır.

      Atatürk, bu parazit ve gerici zümrenin kaldırılması gereğini nutuklarından şöyle belirtmiştir:

      "Biz medeniyetin ilim ve fenninden kuvvet alıyoruz, ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin gayesi halkı meczup ve aptal yapmaktır. Halbuki, halk, meczup ve aptal olmamağa karar vermiştir."
Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Tarih
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz
DİL DEVRİMİ NEDİR; NİÇİN YAPILMIŞTIR?
Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslaşma sürecini bütünleyen Türk Devriminin ya da Atatürk devrimlerinin en önemli basamaklarından ilki cumhuriyetin kuruluşundan 4 yıl sonra yapılan imce (harf) devrimi, ikincisi de cumhuriyetin kuruluşundan 9 yıl sonra yapılan dil devrimidir. Dil devrimi kısaca, Türkçeyle düşünmeyi, Türkçenin bütün, bilim, sanat ve teknik kavramlarını karşılayacak yolda gelişmesini sağlayan eylemdir.
Dilbilimci Kamile İmer "Dil devrimini nedir?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Dili daha çok yerli ögelerin egemen olduğu bir kültür dili durumuna getirmek amacıyla yapılan ve devletin desteğini kazanmış olan ulus çapındaki dili geliştirme eylemine 'dil devrimi' adı verilmektedir. " (Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK Yayınları, Ankara, 1976, s. 31 ve ötesi)
Dil devrimi, yine İmer'in belirttiği gibi, doğrudan dilin gelişmesiyle ilgilidir. Ancak dilde devrim yapılamayacağını öne sürerek, yıllarca devrimin karşısına dikilenler, dil devriminin salt sözcük türetme eylemi olduğunu söyleyerek, türetilen sözcükleri küçümsemişlerdir. Her kişi düşüncesini sözcükler arasında bağ kurarak oluşturduğu tümcelerle (cümlelerle) aktarır. Bu açıdan bakınca dil devrimi aynı zamanda düşüncenin yenileşmesidir.
İmer'in söylediği gibi, “Dil devriminin gerçekleşmesini sağlayan etkenler, aynı zamanda onun amaçlarını ortaya koymaktadır. Uluslaşma etkeni dili yabancı ögelerden arıtma amacını, öteki de kültür dili durumuna getirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçların olumlu sonuçlar vermesi, ortaya çıkan ürünlerin toplumun malı olmasına bağlıdır. Devletin desteği olmaksızın dilde yapılan devrim, bireysel bir eylem olarak kalır, topluma mal olmaz. Dil devriminin hazırlık evresindeki çabalar, bunun en güzel örnekleridir. Türk dil devriminin hazırlık evresi olarak nitelendirebileceğimiz ve Tanzimat Fermanı’yla başlayan dönemdeki dili arıtma isteği toplumu kapsayamamıştır. Ancak Cumhuriyetten sonra, 1932 yılında devletin öncülüğünde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla dilde yapılan yenilikler, ulus çapında bir eylem olarak topluma mal olmaya başlamıştır.

Dil Devrimi ya da Us Çağına Açılan Kapı

Ali Dündar

"1919 Mayısın 19. günü, yani Önder’ Samsun’a çıkışından beri, Ulusal Bağımsızlık Savaşı içindeyiz. Askersel, siyasal, yönetsel, türel, parasal tutumbilimsel ve sağlık alanlarında savaşımımız, tam ve kesin sonuçlara ulaşmıştır. Son dört yıldır, Önder’in 9 Ağustos 1928 Sarayburnu Söyleviyle, ulusal ekinimizin ana ve temel öğeleri üzerinde devrim ve düzeltme çalışmaları başlamış bulunuyor. Latin imcelerinin alınısı, bu alandaki utkuların ilki oldu. Ulu Önder’ in koruyuculuğundan onur ve sürekli yol göstericiliğinden ışık alan tarih çalışmaları, ulusal tarihin yüreğini kanatan iftira, düşmanlık ve aymazlık dikenlerini temizledi. Şimdi, ruhumuzun kubbesinde O’nun yeniden yükselen sesi bize diyor ki: “Ulusa verdiğimiz söz daha tam yerine gelmedi. Ulusun önünde içtiğimiz ant daha tam gereğini bulmadı. Ulusal ekin toprağı yaban öğelerden temizlenmedi. Türk dili kendi temiz ve soylu benliğine daha kavuşmadı. Onu -Türk dilini- sevgi ile sevecenlikle kucaklayınız; onu yeniden ana sütü ile emzirerek taze, çoşkun ve ölümsüz yaşamına erdiriniz. 1.Türk Dili Kurultayı, çağıran ve göreve yönlendiren bu soylu seslenişin, ulus bağrınıdan yansımış yanıtıdır."


iletisi vermiştir. Türk Dil Kurumu, 51 kurultayını yaptıktan, yani 1983’te atanmış görevlilere devredilirken, 77’si bayan olmak üzere, 517 etkin üye ile çalışmasını sürdürüyordu. Seçimle gelen üyeler Kurumdan aylık günlük almadıkları gibi, her yıl kararlaştırılan ödentileri de cepleriinden ödemek durumundaydılar. Üyeler ancak, kuruma bilimsel ve incelemeden geçmiş yazılı bir çalışma sundukları zaman belli bir yazı ücretini (telif-çeviri) alabilirlerdi. Onu da kimileri almaz, Kuruma bağışlardı.

Dilsel etkinliklere ve devrime yaklaşımlarına göre seçilerek gelen üyeler, dil olgusuna, özünde dilbilimsel, devrimci bir kavrayışla yaklaşırlardı. Dil devrimini, Atatürk devrim ve ilkelerinin bütünlüğü kapsamında alımlayan üyeler, dil sorunsalını (problematik), aydınlanma sürecinin olmazsa olmaz bir ayağı sayar, ekinleşme ve derneşme seçeneklerini bu anlayışa dayandırırlardı. Bu bağlamda yazı değişimi ve dil devrimi tekil ve olağan dışı bir devinim olarak değil; devrim sürecinde gelişmelerin ve oluşumların, ulusal boyutta iletişim - bildirişim ağı olarak değerlendirirlerdi. Başka bir deyişle, dil etkeninin devrimci bir anlayışla gündemde tutulması, aydınlanmanın temel erekleri ve amaçları açısından yaşamsal bir zorunluluk olarak görülürdü. Yüce Atatürk’ün “... Ülkesini, yüksek bağmsızlığını korumasını bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır... “ sözlerinin ışığında dil devrimi, toplumsal - Ulusal derneşim sürecinde, en yaşamsal bir yurtlanma, Alman bilimeri Heidegger’in tanımlarıyla yinelemek gerekirse: Dil, toplumsallaşma - uluslaşma aşamasındaki ya da o tür savaşımı üstlenmiş durumdaki bir toplmun, gerçek evini kurup kurumlaştırması, ev’ lenmesi, kendi kendini ev’lendirmesi... Olarak algılanmış ve işlemlendirilmiştir.
Kendi kendini evriltme - derneştirme, kurumlaştırma sürecine girmiş olan bir toplum, ellbette bunun gereklerini ve gereçlerini de düşünmek; ilkelerini,yol ve yöntemlerini hazır tutmak zorunluluğundadır. Atatürk önderliğinde us kapısını uygarlık çağına açmayı göze alan Türk ulusu, İslam ortaçağı denilen karanlıkçı bir değişmezlikler ortamından, yepyeni bir ortama, yaşamda ve doğada “değişmez olan tek yasanın sürekli değişir olduğu”nu öngören bir ortama girmeye yönelince, kuşkusuz gerekli önlemlerini alacak, güçlerini ona göre yönlendirmek durumunda kalacaktı. Atatürk, bilim diyor bu aşamada ve uyarıyordu, “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici aramak bilisizliktir, sapkınlıktır.” Böylece Atatürk, yaşamın ve doğanın temel ilkesinin “Sürekli değişiklik yasası” ile bilimin sürekli ilerleyişi, ilerleyerek değişir oluşu arasında koşutsal bir uygunluğu öngörürken, yaşamsal-doğasal değişimin,ancak bilimsel gelişme ve yenileşmelerin içinde bulunurak karşılanabileceği, anlaşılabileceği gerçeğini bize bildirmiş oluyor. Onun için diyoruz ki, Atatürkçü düşünüş bağlamında dil devrimi, gerçekçi ve toplumbilimsel bir zorunluluktur. Dil devrimi olmasaydı bugün: Yahya Kemal’in kullandığı “Bais-İ feyz ü Hayatım, Peder-i Muhteremim Efendim” gibi mektup ağızları ya da birtakım dilsel yalakalıklarla yükseklerden “caize” uman Divancıların “münacak” düzeninde koştukları “Hak teala azamet aleminin Padişahı, lâ - mekânıdır devletinin taht-ı gehi” kısırdöngüsüne kapılanmış bir jargon ile nereye varabilirdik? Devşirme bir dille günümzün bilimine, tekniğine, ekinine, yazınına, sanatına girebilir; bugün olduğu gibi, güzel Türkçemizin ürünlerini o bilim ve tekniği, o yazın ve sanatı üreten dillere sunabilir miydik? Kuşkusuz yapamazdık.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, sıradan bir dil bürosuna dönüştürülmeden önce, ülkümen (idealist) bir anlayış ve yöntemle çalıışıyorudu. Atatürk’ün yolunda ve ülküsünde, O’nun adımlarıyla yol alma kararı ve çabası içindeydi. Çünkü Atatürk’ün temellerini attığı Kurumda dil, yaşamsal ve ulusçu bir yaklaşımla ele elınıyor, üretilen ve türetilen her sözcük, her terim, Anadolu Aydınlanmacılığını sonsuza dek sönmeyecek, söndürülmeyecek yaygın ışığı olarak kutsanıyordu. Ne var ki benliklerini ve beyinlerini bir türlü Arapça - Farsça kırmasının oluşturduğu tapıncadan (fetişizmden) arındıramayanlar, Türkçenin parıldayan ışığına dayanamadılar. Elli bir yıl boyunca Türk diline, Türk Dil Kurumu’na ve Kurum üyelerine atmadıkları çamur etmedikleri iftira kalmadı.
Kurum, 1983 yılına dek bilimin, yazının, sanatın ve uygulayımın hemen her alında çalışmalar yaptı. Tam 107 terim kılavuzu hazırladı ve bu kılavuzaların kapsadığı bilim - sanat alanları için on bini aşkın terim üretti ve önerdi. Olabildiğince yabancı sözcük, kavram ve kurallardan arındırılmış ilk “Türkçe Sözlük” ve “Yazım Kılavuzu”nu hazırladı, yaydı. İçeriği bütünüyle dilsel etkinliklere özgülenmiş “Türk Dili” adında bir dergiyi ara vermeksizin yayımladı, yazma-çeviri yüzlerce dilsel yapıt kazandırdı dil kaynakçamıza. Ama bugün o terim kılavuzlarırın, Türkçe ve çeviri dil kaynakçalarının hemen hiçbiri satışta yok. Bürolaşmış Kurum, ne basısı tükenenleri yeniden basıyor ne de kendisi yeni sözcük ve terim önerisinde bulunuyor. İşleri güçleri, “Lisan-ı azbülbeyani Osmanî”den (+) eksik - artık çeviriler, aktarmalar yaparak, çoktan tarihin belgeliklerine yollanmış Osmanlı jargonunu diritmeye çalışmak. Oysa Atatürk’ün Türk Dil Kurumu, bir toplum kirizmacısı gibi çalışmış ; halk ağzından derlediği sözcükleri büyük boy 12 çıltte, eski yapıtlardan taramalar yoluyla ayıkladığı binlerce Türkçe sözcüğü orta boy 8 ciltte yayımlalayarak kullanıcıların hizmetine sunmuştu. Kuuum bununla da yetinmemiş, bir yandan derlenen ve tarama yoluyla elde edilen sözcükleri madde başı değerlerine dönüştürme çalışmalarını başlatırken, biryandan da halk ağzından ses ve ağız derlemeyi yapmayı başlatmış bulunuyordu. Tam bu aşamada “Kıt’a dur!.. “ buyruğu geldi. Kurumu teslim alanlar, suçlayacak, karalayacak bir şey bulamayınca, umarı, sözçük yasakçılarına yardımda aradılar. Bugün o yasakçılar dahil, eski/yeni Osmmanlıcılar dahil, hemen herkesin kullandığı, konuştuğu / yazdığı yüzlerce sözcüğe yasak koyucuların yanında yer aldılar. Ama gene de anadilleri onları utandırdı,yasak karanamesine aldıkları: Aday, alan amaç, amaçlamak, anlam anlatım, araç-gereç, atama ayrıcalık, ayrım, ayırım vb. sözcükleri o zaman kullanmak zorunda kaldılar, bugün de kullanıyorlar.

Ne varki ussal doğrultu her zaman yolunu sürdü, aymazlaklarını, ilkelliklerini geride bıraktı. Kurumdan uzaklaştırılan seçilmişler susmadılar, “Dil Derneği”ni kurdular. İlkelerini, ülkülerini orada sürdüyor, alınlarının akıyla Atatürk devrim ve ilkelerinden aldıkları onur bayrağını Dil Derneği’nde dalgalandırıyorlar. Derneğin hazırladığı iki ciltlik “Çağdaş Türkçe Sözlük” kısa sürede 2. Basıya ulaştı, “Çağdaş Yazım Kılavuzu” ise, 4.basısıyla bugün satışta bulunuyor. Bunlardan başka: Bilim Dili Türkçe/Yazın Dili Turkçe, Dil bilim ve Türkçe, Uygulamalı Dilbilim Açısından Türkçenin Görünümü, Kitle İletişim Araçlarında Dil Kullanımı, Dil Devriminden Bu Yana Türkçenin Görünümü, Yazım ve Sorunları, Mustafa Kemal Atatürk, Öğrenciler İçin Türkçe Sözlük, Anlatım Terimleri Sözlüğü, Yazın Terimleri Sözlüğü... gibi dilsel/yazınsal yapıtlar üreterek çalışmalarını sürdürüyor.

Fakat ne yazık ki bu yıl Dil bayramı’nın 69. yılını, hiç istenmeyen, hiç kimsenin usundan bile geçirmek istemeyeceği birtakım burukluklarla kutlamak zorundayız. Yanlış yolda da olsa, kuruluşundaki ilke ve ülkülerinden saptırılmış da olsa, Yüce Atatürk’ ün temelini attığı bir kurumun yolsuzluk ve yolaksızlıklarla sorgulamasını kim ister, kim dilerdi. Elli bir yıl boyunca ve bir dernek/tüzel kişiliği kimliğiyle uğrulara metelik kaptırmayan Kurumun, sözde seçile/ayıklana atanmışlar yönetiminde bu gibi olumsuzluklara konu olabileceğini kim düşünebilir, kim isteyebilirdi.Bizlerin döneminde Tanrı korusun böyle bir durum ortaya çıksaydı, kim bilir pamuk ellere ne kınalar yakılır, boyalı basın kesiminde ne davullar, zurnalar çalınırdı. Ama biz üzülüyoruz, insan olanın başına böyle işler gelmemeli, insan bu denli utandırıcı bir durumla karşılaşmaya layık değildir, diyoruz!

(*) Osmanlı, Devlet Dili kavramını çok geç tanıdı, tanıdığı zaman da, Arap ve Acem dilleri bütün sözcük, terim ve kurallarıyla gelip Osmanlının diline yerleşmişti. Dilinin ne olduğu sorusu, Osmanlı’nın usuna ilk kez 1. Kanuni Esasi’nin düzenlemesi sırasında geldi. Uzun süren tartışmalardan sonra, Osmanlıca için şöyle bir tanım getirdiler: “Lisan-ı azbül beyani Osmani, Arabi,Farisi ve kısmen Türkiden mürekkeptir” Tanımda geçen “azbülbeyani” sözcüğü Arapça,tatlı, tatlı söyleyişli, kuş ötüşlü dil anlamlarına geliyor.
Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Tarih
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

30 AĞUSTOS ZAFERİ VE ÖNEMİ

   "25 Ağustos 1922 akşamı Başkomutan, Afyonkarahisar'ın 20 km kadar güneyinde Şuhut kasabasında, bir köy evinin üst katında kurulmuş sofrada, bir petrol lâmbasının sönük ışığı altında, akşam yemeğini yemektedir; taarruz ertesi sabah başlayacaktır.
Yaver Muzaffer Bey, kendisine topçu cephane miktarı hakkında bilgi veriyor. Buna göre taarruzdan önce yapılacak toplu ve sürekli topçu ateşi, ancak üç dört saat devam ettirilecektir.
Gazi Mustafa Kemal yemeğini bitirdikten sonra, iki tarafın arazi üzerindeki durumlarını gösteren haritayı istiyor; genel durumu bir kere daha inceliyor. Yaverine Döğer mevkii ile Dumlupınar arasındaki mesafeyi ölçtürüyor. Elindeki kalemle bu noktaya birkaç kere vuruyor; ağzından şu cümleler dökülüyor:
-Döğer, döğer; fakat döğemeyeceklerdir. Buradaki kuvvetleri hareketsiz kalmaya mahkûmdur.
Ayağa kalkıyor, Muzaffer Beye:
- Hadi haritaları topla, hareket ediyoruz diyor.
Gece yarısı olmuştur; Başkomutan, şimdi Kocatepe'nin eteklerindeki çadırlı ordugâhta, konik bir çadırdadır; gecenin koyu sessizliği içinde, yalnız ordugâhın önünden akan küçük bir dereden hafif su şırıltıları duyuluyor... Başkomutan, bir ara çadıra giren yaverine:
-Hazır mısınız? diye soruyor.
Olumlu cevap alınca doğruluyor, henüz bozulmamış olan portatif karyolasının üzerinden tabanca kemerini alıp kuşanıyor. Her günkü gibi tıraş olmuştur; eldivenleri elindedir, çadırdan çıkıyor... Ortalık zifirî karanlık... Petrol ve mum fenerlerinin titrek ışıkları altında Kocatepe'ye doğru çıkmaya başlıyor; öne doğru fazla eğilerek yürüyor. Arazi, arızalı olduğu için ağır ağır ilerliyor... Nihayet tepeye çıkmıştır; bütün karanlıkları delen gözleriyle ileriye bakıyor:
-Allah, Türk milletini ve ordusunu koruyacaktır! diye mırıldanıyor.
26 Ağustos 1922... Sabahın ilk ışıkları görünmüştür; Başkomutan tarassut (gözetleme) dürbününün başında, düşman tahkimatını seyrederken topçularımız ateşe başlıyor... Bu ateş, tahkimatı yer yer havaya uçurmaktadır... Fakat bir taraftan da tonlarca cephane su gibi akıp gitmektedir... Endişeye kapılanlar oluyor; bunu Başkomutan'a da söylüyorlar. O, büyük bir soğukkanlılıkla:
-Tek mermi kalıncaya kadar ateşe devam edilecektir, emrini veriyor ve ekliyor: "Cephane ikmalini düşmandan yapacağız."
Akşam olmak üzeredir... Dâhi komutan etrafına bakarak:
-Yarın öğleden sonra Afyon'da olacağız diyor.
O anda herkes şüphe ve tereddütle birbirinin yüzüne bakıyor; fakat ertesi gün, yani 27 Ağustos günü öğleden sonra hep beraber Afyon'dadırlar.
28 ve 29 Ağustos günleri verilen emirlere göre, düşman kovalanmakta ve sıkıştırılmaktadır. Başkomutan da evvelce tasarladığı yerde, düşmana son darbeyi vurmak için hazırlanmaktadır.
Nihayet 30 Ağustos... Başkomutan otomobiline biniyor. Şimdi Zafertepe diye anılan yere doğru inme emrini veriyor. Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa:
-Paşam ateş hattına iniyorsunuz diyor.
Cevap veriyor:
-Siz burada kalınız!
Yoluna devam ediyor. Düşmanın top ateşi altında bulunan bir yere geliyor; oradan dürbünle düşmanın asıl kuvvetlerinin bulunduğu yerlere doğru ilerlemekte olan piyade birliklerimizin hareketini takip ediyor.
Birdenbire, "Allah, Allah!.." sesleri yükseliyor. Askerlerimizin süngüleri batmak üzere bulunan güneşin kızıl ışıkları altında alev alev yanmaktadır; ölümü hiçe sayan kahramanlarımız, düşmanın üzerine ateşten bir çığ gibi iniyor.
O anda Büyük Komutan, elindeki sigarayı atıyor; ayağa kalkıyor. Siper içinde dimdik duruyor; bu, çok sevdiği, üzerlerine titrediği askerlerine karşı bir saygı duruşudur; gözleri nemlenmiştir. Eliyle muharebe alanını göstererek bağırıyor:
-Hacı Anesti, mağrur kumandan! Neredesin, gel de ordularını kurtar! (1)
Ertesi gün sabahın erken saatlerinde muharebe alanını dolaşıyor. Manzara çok hazindir; binlerce düşman cesedi... Birbirinin üzerine yıkılmış yüzlerce topçu hayvanı... Terk edilmiş toplar; cephaneler...
Asil ruhlu Büyük İnsan, üzüntü duyuyor:
-Bu manzara insanlığı utandırabilir, fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler diyor.
Biraz ileride topların arasında yerde bir Yunan bayrağı görüyor; eliyle işaret ederek emrediyor:
-Bir milletin istiklâl alâmetidir (sembolüdür). Düşmanın da olsa ona hürmet etmek lâzımdır. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyunuz.(2)
   30 Ağustos'un gerçek anlamını ve önemini BüyükZafer'in ikinci yıl dönümünde (30Ağustos 1924) Dumlupınar'ın Çal tepesinde yapılan törende Atatürk'ün verdiği söylevde görürüz:
"... Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyetin temeli burada tarsin olundu (kuvvetlendirildi), hayatıebediyesi (ebedî hayatı) burada tetviç olundu (taçlandırıldı). Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden (uçan) şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır." (3)

(1) Türklerin taarruz etmeyeceklerine inanmış olan Yunan Başkomutanı Hacı Anesti, izinli olarak geldiği İzmir'de gazetecilere: "Karşımda Mustafa Kemal diye birini göremedim." demiştir.
(2) Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, Cilt:I, Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1973, s. 134-136.
(3) Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Tarihî Nuktu, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, İstanbul, 1924, ss. 10,12:14; Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Sonbahar Seyahatleri, Matbuat Müdiriyeti Umumiyesi Yayını, İstanbul, 1925, s. 37:39.

 

Ahmet Bekir PALAZOĞLU

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Tarih
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz
Arama
  Ara
Aytekin Mehmet Arslan - Anlamlar Yazı Dizisi

BUGÜNKÜ KÖŞE YAZISI

ADALETİN BİLGİSİ

 

Doğru olanın gerçekliği, delillerinin varlığıyla pekişir. Delilsiz bir doğru gerçekten öyle dahi olsa askıda kalmıştır. Oysaki doğruya gerçekliğini vermek gerekir. Bu onun hakkıdır. Ve dürüst bir insan için ...

devamı....

Aytekin Mehmet Arslan- Aşk Tanımları

Aytekin Mehmet Arslan'ın Ünlemler Yazı dizisini web sitemizden takip edebilirsiniz...

http://www.aytmur.com

 

Hilal Makina Kilimleri

11 farklı ebatta Hilal makina kilimleri için web sitemizi ziyaret ediniz...

www.hilalmensucat.com

 

Aytekin Mehmet Arslan Kelebeklerin Ölümlülüğü

Kelebeklerin Ölümlülüğü-Aytekin Mehmet Arslan'ın 2. Kitabı

   Yazarın köşe yazılarını web sitemizden takip edebilirsiniz...

   www.aytmur.com

 

 

Uşak Arkeoloji Müzesi Sanal Müze Turu

Uşak Arkeoloji MüzesiUşak Arkeoloji Müzesin'de sergilenen Karun Hazineleri'ni gördünüz mü?Web sitemizden sanal olarak müzeyi gezebilirsiniz....

Sanal Müze Turu için tıklayınız...

 

 

Atatürk ve Etnografya Müzesi

Atatürk ve Etnografya MüzesiAtatürk İstiklal savaşında Yunan General Trikopis'in kılıcını bu evde teslim aldı.Uşak Atatürk ve Etnografya müzesi sanal turu için tıklayınız...

Sanal Müze Turu için tıklayınız...

 

Takvim
<September 2010>
SMTWTFS
2930311234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293012
3456789
Tag Cloud
Sayfalar